9 Ocak 2018 Salı

ŞİİR | Parça Tesirli


PARÇA 1

Özel günler için
değil,
günleri özelleştirsin
diye
şiir,
o yüzden
mümkünse
her daim
şiir.

PARÇA 2

Bugün doğ'muş Cemal Süreya
popüler kültür, sloganlı.
Kitapları var kitaplığımda,
-çok şanslıyım-
hem de öz kızından imzalı...

PARÇA 3

Sayfasının sorulmadığı,
sorulmadığı için de okun(a)madığı
sayfaların sesi,
yöneltilen cümlelerin adressizliği,
sessizliğiydi şiir

kimisine.

Söylenemeyenlerin
sorulamayanların
kağıtta birikişi,
kendince ritmik
ve hüzünlü.
ve öfkeli
ve kırgın
ve yalnız
ve ana avrat dümdüz.

PARÇA 4

Rastgeleydi
ve
hep rast gelirdi oysa
-numarası belirtildiğinde-
sayfalar,
oysa ben,
ona
ben ve ona,
-yani olamayan biz'den bahsediyorum henüz-
-belki de ömür boyunca-

Süreya'dan dizeler
okumamıştım ki neredeyse hiç.

Peki şimdi nerede?
-Neredeyse nerede!
-Hiç!


PARÇA 5

Bilinmezliğin insanı her gece tekrar tekrar boğan dehlizlerine sızıyor
şiir;
düz ve tatsız cümlelerin
toplumsal kaygı kokan söylemlerin çekindiği
alevlerin içine.

Oysa şimdi,
duruyordur bavullarda
-belki de-
kitaplar.

Ya da bavullar,
kaç bavuldur kendi içerisinde
ve kaçı

hem kitap
hem tohum
hem sevda

saklar
içinde?

-yazana susandan ötürü 33 kurşun,
susana bilinmez-

kaç mektup kağıdı;
cümleleri yok hükmüne indirgendiğinden
ince ince
gemi yapılır,
yüzdürülür
tüm hayallerinin küllerinin savrulduğu denizlerde?
Bilinmez.


PARÇA 6

Yazılan onca şiirden
bir tanesi
paylaşılıyor,
bugün,
Süreya'nın şerefine;
naçizane,
beklentisiz,
büyük şairlerin büyük adımlarından
tedirgin,
ürkerek de hafifçe..

"Sesimi duy isterdim"
şarkı da diyor ben demiyorum ama inkar da etmiyorum.

Kitapta okudum, kızdım, da yırtmaya kıyamadım,
-şair diyor-,
-bugün aramızdan ayrılan-


"Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum"


*

Parça parça duyguların hakkından parça parça şiirler gelir,
hem parçalandım
hem yazdım
ondan biliyorum.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
9 OCAK 2017
ANKARA.

5 Ocak 2018 Cuma

"ESKİ" VE GÜZEL İNSANLARIN ARDINDAN... - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Ben doğduğumda Vahdettin padişahtı daha tahtında oturuyordu. 1921.

Atatürk Osmanlı imparatorluğunun çöküşünde bugünkü Türkiye'nin başına gelmiş en büyük talihtir.

Unutmayalım ki ben ilkokulun birinci sınıfında eski yazı okudum. Eski yazı dediğimize bakmayın, Arap harfidir o. Bizim değil ki bizim eski yazımız olsun."


AYDIN BOYSAN

***

Bizim olmayanın eski'si yeni 'si fark etmez, bu yüzden beklenemez de çok anlam ifade etmesi...

Ama eğer bir şeyler bizimse, bizden bir parçaysa o zaman "Eski"si, "yeni"si fark eder. Hatta eskisi daha bir kıymete biner, şarap misali yıllanır, bazen ona yapılanlarla, bazen onun yapmadıklarıyla...

Özellikle son 15 yılın gösterişi, içi boş gürültüsü, dayatması ve tüketim kültürünün de etkisiyle bencilliği, göstermedi mi bize "yeni"nin her zaman güzellik, iyilik anlamına gelmediğini ve üstelik bazen de felaketin ta kendisi olduğunu?


Hele de bizi biz yapan ve her daim gelişmemize vesile olacak "eski" ama güncel mantığın, "eski" ama daha "yenilikçi" kurucu değerlerimizin üstüne, onlar halen canlıyken "yapmayın, böyle yaparsanız yeni sadece eskinin önemini daha fazla insanın anlamasını sağlar" uyarılarına rağmen yeniyi inşa etmeye kalktıkça...

Bu kadar hedef olan bir Cumhuriyet, içeriden dışarıdan, Türkiye Cumhuriyeti, nasıl her şeye rağmen ayakta kalmayı başardı?

Çünkü mayası sağlamdı. Mayası neden sağlamdı? Çünkü güzel insanlar kurmuştu. Sonra yine o mayayı diri tutan, sonrasında da güzel insanların varlığıydı.

Ve o güzel insanlar, patırtısız gürültüsüz gidiyorlar, bir bir...

Ve gidişleri bile birer ders, belki de verdikleri son ders...

Türk filmlerinin en masum aksesuarlarından birisi olan rakı'yı öcü ilan edip, ayık kafalarıyla eşimize dostumuza, çocuğumuza, kızımıza "sadece" cinsel obje gözüyle bakan, adaletin ırzına geçenler anlayabilir mi Aydın Boysan'ın "güzelliğini", rakı'dan anladığını?

Peki ya sistemle her daim anlaşan dünün mücahiti bugünün müteahhiti olanlar, "Bak beyim,
 sana iki çift lafım var" diyen Yaşar Usta repliğinden hoşnut mu olabilecek ki Münir Özkul'a samimi olarak üzülebilsin?

Onlar anlayamaz ama anlaması gerekenler anlamaya, daha fazla kavramaya başlıyor bazı şeyleri... Eski'nin güzelliklerine özlem artıyor. Belki de bu özlem bizim kendimize gelmemizi sağlayacak.

Vıcık vıcık samimiyetsiz bir dönemden geçiyoruz. Öyle kötü ve samimiyetsiz ki bazı şeyler, eski ve güzel şeyler sanki hiç yaşanmamış fotoğraf ya da film karesi gibi geliyor. Eskiyi tek tip olmakla itham edenler, renksiz ya da sadece para yeşili ile dünyaya bakanlar elbette göremez o tek tip dedikleri anlayışın aslında nasıl rengarenk ve birbiriyle uyumlu olduğunu. Onlar daha çok işin uyum bozma, ayrıştırma ve birbiriyle kavga ettirme faslıyla ilgili, alakalı.

Yeri gelmişken, söylemek pek tatlı değil ama söylemeden edemeyeceğim, kaç tane bunlar gibi "yeni", bir araya gelse ve gitse, "eski"lerin gidişi kadar üzer?

...

Bilim insanı ve dilbilim ile ilgili dostum kaygılı, sordu:
"Eski Türkiye" demek doğru mu? Eski Türkiye diyerek Yeni Türkiye kavramını meşrulaştırmış olmuyor muyuz?
Öncelikle Yeni Türkiye tabiri artık meşrulaştı dedim, o evreyi geçtik ve bu haliyle meşrulaşmasında da fayda var çünkü bu kadar kötülük, kul hakkı, bizle hiç alakası olmayan kabile anlayışının bizim değerlerimizden kendisini soyutlayıp bizim değerlerimizi de reddederek kendisini başka ve "yeni" diye tanımlaması, kısa vadede olmasa da orta vadede sadece "eski"nin değerini artırır, öneminin kavranmasını sağlar...

Güzel ve iyi olana bakın...


Gelene ve gidene...

Ya "eski"nin beşiğinde sallanmış ya da eski'yi kendine pusula yapmış.

O eski ve bu "yeni" ki her yeninin ilericilik, her eskinin de gericilik olmadığını anlamamızı sağlamış. Bazen tam tersi olduğunu hatta...

İki güzel insan, iki cumhuriyet yurttaşı ayrıldı aramızdan usulca, kendilerine has naiflikle ve arkalarında "kıvamında" bir acı, hüzün bırakarak...

Türk sinemasında kadın başrol modeli vardır. Hayır, yeni izlediğiniz dizilerdeki tiplerden bahsetmiyorum...

Eski'den, eskilerden...

Ortalığı yaygaraya vermeden bir köşede kendi halinde için için üzülen, gözyaşı döken ama duruşunu asla bozmayan, acının, hüznün bile hakkını veren, samimi seven o kadın...

İşte şimdi o kadın gibi bir yanımız...

Özlemimizle hüznümüz, plaktan çalan "Böyle bir kara sevda" dinleyip dalıyor uzun uzun uzaklara...

Ama asla umutsuzluğa düşmeyin  çünkü Türkiye'yi de dünyayı da Sait Faik'in dediği gibi güzellik kurtaracak, ne kadar duysa da uyarılsa da kötünün ne kadar kötü olduğunu ya göremeyen ya da yaşamadan anlamayan, kötüye maruz kalarak iyinin, doğrunun, güzelin önemini anlayanların sevgisi, güzelliği.

Rakıyı ağzıyla, yüreğiyle içenlerin masasında hayal ettiği Aydın Boysan...

Yaşımız kaç olursa olsun oynadığı rollerle hepimizin ustalığına, abiliğine, babalığına ihtiyaç duyduğumuz Münir Özkul...

Bugün güzel masalarda eminiz ki kadehler size kalkacak.

Ve gırtlağına kadar kul hakkıyla dolanlar, kurucu değerlerle kavgalı olanlar, kadına dair her şeye hatta erkeğe bile cinsellikten başka mana yükleyemeyenler, o kalkan kadehlerin naifliğini ve samimiyetini asla anlayamayacaklar...

"Kıvam"ını korumayı bilen masalarda rakı'nın adabını, terbiyesini, saygınlığını...

Huzur içinde yatın güzel insanlar...

Ve de şerefinize;
Her daim koruduğunuz ve bize emanet etmekten çekinmediğiniz şerefinize, saygınlığınıza, güzelliğinize...

Dünya bazen fazla hüzünlü bir yer ama gülen gözler oldukça neşeli günler çok da uzakta değil...

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
5 OCAK 2017
Cumhuriyet'in Ankara'sı