15 Aralık 2017 Cuma

NEREDE KARMIŞTIK? - MİSİLLEME KURŞUNKALEM

"Yaşıyor gibi göründüğü tek an / bir uzatma kablosuyla / prize takıldığı zamandı / 'Ne yaptınız oğluma?' / Bay Smith  bağırdı bir hışım / 'et ve kemikten değil bu / alüminyum alaşım.'"
[ Robot Çocuk / Tim Burton ]

***







Bu fotoğraf duruyor önümde...


Ve o fotoğrafa her bakışımda o fotoğrafta yazan sözü anımsarım:

"Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız muhabbetim değil; bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe ve aramaya çalışan bir gençlik gördüğümdendir."

Ulu Önder bu sözü, annemin WhatsApp kullanmaya başlamasından 99 yıl önce söylemiş. Sena'nın doğum gününden de tam 79 yıl önce. Çünkü fotoğrafın imzalanıp Ruşen Eşref'e verilme tarihi 24 Mayıs 1918. Senâ'nın doğum tarihi de 24 Mayıs 1997. İşte bu söz öyle bir söz. Her mevkide oynayabilen "joker" oyuncu gibi. Nereye koysan sırıtmıyor. Çünkü içinde umut var. Umudun da belirtilen iki dayanağı: Yürek ve akıl.

Yaklaşık 15 gün nem oranı yüksek İstanbul'dan sonra nem oranı düşük Ankara'da güne başlamanın genizde yarattığı acı ile insan çok olumlu şeyler yazmakta zorlanabilir tabii. Ama dedik bir kere, her şeye rağmen, nura? Muhakkak!

Biraz düşününce anlıyorsun ki insanın ıssız adası da kendi içinde, o adaya uğrayan "kurtarıcı" gemi de. Türkiye Denizcileşmelidir dergisine talep devam da ederken ve "gemi de" demişken "Gemide'deki Gemide kaptan olan üstadı anımsamanın ne zararı olabilir ki?

"Bir memleket gibidir gemi... Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır, kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara... Ben de bu memleketin baş şeyi gibiyim, başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur! Denize çıktım mıydı, bu küçücük gemi bir memleket oluverir. Aslında bir başbakandan daha çok görevim var, çünkü onun adamları var, bakanları var, falanı var filanı var, benim yok... Bu gemide güvenlik de, eğitim de, sağlık da, eğlence de benden sorulur. Kamil de Başbakan'ın en kıyak yardımcısı...Siz de vatandaş... Aynı zamanda memur gibisiniz... Bu yüzden çok kıyak, çok disiplinli ve çakı gibi olmalıyız!... Sürekli kendimizi ve birbirimizi kollamalıyız!"

Aynı kaptanın "ne yapmalı" eksenli bir sorusu da var ama bu soru, ülkesi için kaygı duyan aydın ekseninden biraz daha farklı olduğu için bu yazıda olmasa da olur. (Hem sorunun muhatabı bizden ziyade Kamil.)

Her yerde kullanılabilecek umutta olan sözle aynı günde doğan Sena'nın okuduğu kitabın yazarı Hasan Ali Toptaş şöyle demişti:

"İcra memuruydum. Bir eve girdik, içeride evin çocuğu çizgi film izliyor, ama biz televizyonu da haczedeceğiz. Çocukla göz göze geldik. Ben o gün istifa ettim."

Ben de buna benzer bir cümleyi kendi adıma kurmak istedim:

"Komutan ile konuşmuş ve sağlıklı beslenmeye karar vermiştik Senâ ile birlikte. Bu, tatlıyı hayatımızdan çıkarmak anlamına da gelmekteydi.  Sonra metrodan indik, tatlıcıya girdik, Senâ çok kararlıydı ama ben ona baklava seçtirdim. Aldık. Yer misin dedim, hayır dedi. Ama ben yiyeceğim dedim. Paketi açtım. Göz göze geldik. İşte o zaman baklavayla ilgili yeni bir karar vermedim. Çünkü baklava yemeye devam ettim. Ara ara Senâ'ya yer misin diye sormaya da.(Çünkü ben abiydim ve onun kararlılığını sınamak, emin olmak zorundaydım.)

Olmadı değil mi? Bence de olmadı. Zaten sorun değil çünkü Hasan Ali Toptaş da bu konuyla ilgili bir açıklama yapmış -tabii bizim baklava konumuzla değil kendisi hakkında dolanan açıklama ile ilgili- "Efendime Söyleyeyim" kitabında ve demiş ki

"Bir yerde okudum; icra memurluğu yaparken haciz işlemi için bir eve gittiğimi, televizyonu haczedip götürecekken küçük bir çocukla göz göze geldiğimi ve hemen o anda karar verip icra memurluğundan istifa ettiğimi yazmışlar. Bu doğru değil, icra memurluğundan istifa etmek gibi bir şansım yoktu ne yazık ki. Hayalimde her gün binlerce defa istifa ettim ama gerçekte hiç etmedim, edemedim ve ilençlere, bağırıp çağırmalara ve tehditlere rağmen o memuriyeti yıllarca sürdürdüm."

Alıntının gerçek olmaması üzücü. Ama yazarın samimi olması önemli. Örneğin bugün Manuş Baba, kendisine ait olan bir bestenin başkasına ait olması ve daha önce yayımlanmış olması ile ilgili hırsızlık iddialarına yönelik(amma uzun cümle oldu he, yokuş çıkar gibi) demagoji yapmış. Cümlenin "Basın açıklaması yapmış" diye bitmesini beklediniz değil mi? Haklısınız, çünkü ben de basın açıklaması yapmasını beklerdim. Konu hakkında kapsamlı ve samimi açıklama dışında öyle çok alakasız şeylerden bahsetmiş ki ben bir an Arif'in Mençıstır'a attığı golden bahsedecek diye korktum. Songül Karlı'dan bahsedecek diye daha çok korktum. Ama korkmadan başıma gelen şey daha kötüydü; sevgiden, emekten, bu değerlerin kutsallığından bahseden birisinin edebiyatı kötüye kullanması.  Hepimizin etrafında yok mudur zaten lafa gelince sevgiden, emekten, mücadelen bahseden ama o bahsettiği değerlere ihanet edercesine, aklına- kalbine de ihanet edercesine kötü yaşayan ve böylece edebiyatı demagoji aparatına dönüştüren kişiler. Ben de öyle birisini tanımıştım bir zamanlar. Gözleri güzel, zırhı berbat, iletişimsel seçiciliği faciaydı. Yani Manuş Baba "Dönerken ıslık çal" demiş ama kendisi başka bir şey çalmıştı. En azından açıklamasındaki geveleme -birileri bunu samimiyet/doğallık sanabilir-, bu iddialara kuvvet olarak evrene dahil olmaktaydı.

İşte Senâ da diyor ki Hasan Ali Toptaş'ın yaptığı şey kapsül edebiyatıymış. Kolay olmayan bir teknikmiş. Atatürk'ün sözü ile aynı gün doğan Senâ'dan ve diğer ekip arkadaşlarından bahsetmişti aslında Ulu Önder. Ben de gördüm bugünün karanlıkları, ahlaksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe ve aramaya çalışan gençleri, bir de onları yazı yazmaya ikna edersek eminim ki yürüdüğümüz yolun nurlu olduğu daha belirgin olacak.

Ve sonra biz, daha güzel bir ülkede hırsızlıktan, yolsuzluktan, ihanetten değil, Senâ'nın yeni aldığı ayakkabısının renkleri ve detaylarından bahsedeceğiz.

Tabi Senâ'nın ezber bozacak edebi yeteneğini görmek için ise bu kadar kapsamlı dönüşüme ve beklemeye gerek yok, yeteneğine ihanet etmeden kalem ve kağıda hak ettikleri ilgiyi göstermesi yetecek. Böylece ilk etapta kapsül edebiyatı nedir öğreneceğiz.

Konulardan bağımsız bir yerde de birilerine asmayın yüzünüzü, gülün diyeceğime gülin demiştim, bunun da bir mesaj anlamı olabilir, en fazla 1-2 kişinin anlayabileceği. Hem insan, değerli arkadaşları, kıymetli dostları bazen mesajlarla da beslemeli değil mi? Sonuçta söz verdik sağlıklı beslenmek için. Beslenmememiz gereken şeylerle besleniyor olmak, beslenmemiz gereken şeylerle de beslenmeye engel olmak zorunda değil, öyle değil mi?

Neyse..

Burak'ın alışverişi uzun sürmese bari.

Ve Ezgi'nin fotoğraf aktarımı.

Neyse, sesli düşünürcesine yazdım. Sesli yazmayı ilk bulan olmadığımı düşünerek.

Kendi içimdeki sese ayırdığım süre bugünlük bitti.

Şimdi yine kaldığım yerden devam mücadeleye, davaya... Misilleme burada kaldı, ÇB son cümleyle yeniden görev yerine gitti.
O zaman dikkaaat!

"Akıl omza!"


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
15 ARALIK 2017 1935

CUMHURİYET ANKARA'SI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder