3 Kasım 2017 Cuma

PARAF BİR - ULUS ATAY



"Bir hikayem var, bir hikayem, bitmedi."

***

Çalışmayan, bunu bireysel bir tavırla da yapmayan çünkü bu yetiye sahip olmayan elektronik eşyaların varlığı kadar hayal kırıklığı yaratan kaç şey vardır dünyada?

Hele de o eşya, öncelikli tercih değilken birden lazım olduğunda sahaya sürüldüğünde ve hiçbir tepki vermediğinde...

Düşünün, şarjı bitmiş telefona zamansız bir vakit evde bulduğunuz şarjı taktınız ve telefonun soketine taktığınız anda yüzleştiğiniz, beklediğinizin aksine telefonda beklediğiniz belirti'sizlik... İnanmışlık, sonra cihazın tepkisizliği. Soketi kurcalamanızın sonucu değiştirmemesi ve içinizde alevler saçan tedirginlik hissi, iklimden mekandan bağımsız.

Eğer başlıkta yazmasaydı kim lan bu da diyebilirdiniz.

Merhaba ben Ulus Atay.

Yeniden Ulus Atay.

Çok iyi hatırlıyorum. ÇB'nin askerliğinin sonlarına doğru bir gün. Sabah içtimada erler. Tabi ÇB de içtimaya dahil. Takım komutanının elinde bir belge. Çağırdı komutan, bir eri okuması için, belgeyi, sesli. Subayları dahi kapsayan bireysel Mondros Mütarekesi(30 Ekim. Konudan bağımsız, Mondros'a dahil, bireysel.). Sosyal medyaya dair hiçbir şeye izin yok neredeyse. Olduğu takdirde de doğrudan askeri mahkeme. En az iki haftadan başlayan hapis de hemen hemen garanti. Ne yapacağız dedi, ne yapacağım. Ben, paylaşılmayan bilgiyi bilgiye, dışa vurumu olmayan toplumsal hassasiyeti de topluma ve kendime ihanet sayarım. İsterler ki susalım da ben nasıl susarım? Tamam la dedim ona, "Korkma ben varım." Sonra sosyal medya hesaplarını bana devretti ÇB. Yani Ulus Atay'a. ÇB ile aynı frekansta bulanlar oldu bizi, tınıyı yakalayanlar. Bir de o isim olmadığı için beni yargısız infaz edenler de oldu. Tahminlerime göre canları halen sağ.

olsun...

Üç önceki yazıda şunu demişti Misilleme Kısaçöp:

"Evet, Misilleme Kurşunkalem bir süre olmayacak hayatın olağan akışında.

ÇB siyaset yazacak, Misilleme Kurşunkalem yayımlamayacak olsa da yazmayacak. Ben Misilleme Kısaçöp, önemli bir konuşma için kitle toplanmışken konuşması gereken kişinin yerine konuşmak zorunda kalmanın yadırganmışlığı ve tedirginliği ile yazıyorum bunları.

Yazan ÇB ile yazmayan Misilleme Kurşunkalem'i gözlemleyen birisi olarak arada ifade etmeye çalışacağım durumu, gördüklerimi.

Tabi ki benim de temennim, ilk fırsatta bana gerek kalmaması, Ulus Atay'ın yanına geçsem, çıksam kapsama alanının dışına, yine olayları ve hissedilenleri ilk ağızdan dinlemeniz.

Hayatın olağan akışında ÇB yazmaya devam edecek. Olağanüstü akışta da bu durum değişmeyecek. Çünkü onun görevi "yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalarak." Meselenin duygu sözcüsü Misilleme Kurşunkalem ise hayatın olağan akışında uzun bir süre bir şeyler yazmayacak. Hani bir anlık boşluğuna gelip de yazdı diyelim, asla kimseyle paylaşmayacak. Belki de bir daha hiç yazmayacak.

Ne hissederse hissetsin, ne düşünürse düşünsün, bunları aktarmayacak. Kimse bilmeyecek.

Neden mi?

Çünkü böyle istemiyor.

Neden mi?

Çünkü böyle hissediyor, belki de hissetmeye zorlanıyor, bunu da tam açıklamıyor.

Soruyorsun, susuyor.

Merhaba, ben Misilleme Kısaçöp.

Misilleme Kurşunkalem'in de ÇB'nin de uzun çöpten hakkını alacağına inanan kişi'lik.

Her şeyin er ya da geç güzel olacağına inanan'lardan.

Bunu kamuoyunu bilgilendirme olarak da değerlendirebilirsiniz.

Ya da başka bir şey. Nasıl olsa neden de sonuç da değişmeyecek.

Satır aralarında gördükleriniz, Misilleme Kurşunkalem'in yazdıklarından farklı olarak oraya özenle yerleştirilenler değil, içinde oluşan boşlukların hayat tarafından kendince doldurulması, en alelade biçimiyle."


Ondan sonraki yazıda da şunu dedi aynı kişi'lik:

"Evet yine ben, Misilleme Kısaçöp. ÇB'yi ya da Misilleme Kurşunkalem'i bekle(r)diniz biliyorum ama ben, elinizde tek kalanım bu üçlemeden, en azından siyasetin dışındaki durumlarda.

(...)

Ulus Atay mı nerede? 14. Alay anılarını anlatıyor o hâlâ. Yok sürülmüş de sorgulanmış da, çok zor anlar geçirmiş de, hikaye. ÇB'ye sorsan ise ülke kurtaracak, çünkü dünyaya vatanı için bir şeyler yapma göreviyle yollandığını, görevlendirildiğini düşünüyor.  Kurşunkalem ise girdiğin yerden çıkacak gibi değil. Bu kez sadece tatlı dil de kesmeyecek, belli. Belki de hiçbir şey. Konuya hakim değilim.

Yine bana kaldı tozlanmaya yüz tutmuş sahne. Tozlanmaya yüz tutması onlardan ziyade Senâ'nın olmamasından ötürü gibi duruyor ama neyse."


Son yazıda yine geldi Misilleme Kurşunkalem ama onun gelmesine sevinenlerin hevesini kursağında bıraktı ilk cümlede:

"Evet, geri geldim, geri geldim ama başka bir konuyla ilgili geldim. Taciz ateşimi yapıp geri çekileceğim."


***

Askere gidenler bilirler, nöbet listesinde "paraf" listesi de vardır. Paraf listesindeki kişi, nöbet listesinde olan kişilerden birisinin nöbetini tutamayacağı durumda nöbeti tutacak kişidir. Yani nöbet, öyle bir durumda paraf listesindeki kişiye "paraflanır."

İşte bu bir paraf yazı. Çünkü paraf listesinin en başında Ulus Atay yazılı. Bundandır böyle bana maruz kalışınız. Hem çok az da olsa beni de merak eden ve özleyen vardır? Çok mu iyimserim? Neyse...

NEDEN PARAFLANDI YAZARIN NÖBETİ?

ÇB'nin işi gücü siyaset, bunu anlatmıştık zaten. Misilleme Kurşunkalem de duygularını paylaşmayı bıraktı, bunu da. Misilleme Kısaçöp mü nerede? Dayanamadı. Konuşsa olmadı, sussa da. İki durum da da anlaşılamadı. Anlaşılamadığına inandı. Ya da anlaşılmak istemediği için suçu kendisinde sandı. Konuşacak oldu, konuşmak zorunda bırakıldığına inandığı şeyleri dile getirmeyi kendisine yakıştıramadı. Fazla naif kaldı. Kaldıramadı.14. Alay'dan getirdiler buraya. Ama haksızlık etmeyeyim, çok iyiydi ÇB'nin komutanları.

ÇB söyleyemedi, Kurşunkalem paylaşamadı, Kısaçöp dayanamadı.

GELDİĞİMDE NE GÖRDÜM?

Ne göreyim diye klişeden girmeyeceğim tabi. Ölüm sonrası sessizlik ya da cinnet sonrası sensizlik gibi bir ıssızlık vardı ortamda.

Çook uzaklardan şu müzik çalıyordu ve belliydi, piyanoyu çalan ayak ucunda yürür gibi parmak ucunda basıyordu düğmelere, sesin çıkmasını sağlayacak kadar kuvvetli ancak. Bir tık bile fazlası değil.

https://www.youtube.com/watch?v=SeGaqh0lT6I
(Yazıyı daha fazla hissedebilmek için linki hemen tıklayıp, tekrara basıp yazının sonuna kadar müziği dinler misiniz? Teşekkür ederim.)

Yerde cümle ve fotoğraf kovanları. İnsanın manzarayı gördüğü anda istemsiz dilinden dökülen soru "Ne oldu lan burada."

Ayak izlerim bozdu sessizliği. Çünkü müzik sessizliğe dahildi.

İletişim çağında iletişimsizliğe kurban giden bir şeyler var gibiydi. İnsanların anlamak istediklerinden anlaması gereken gerçeklere alan kalmıyordu. Bahsettiğim ve kastettiğim, bizzat da kastedilen alan, yaşam, yaşam alanı...

Birilerinin emek hırsızlığı bitmiyordu bir yandan. Ve bu hırsızların bazıları o kadar pişkindi ki çaldıklarını bizzat gelip çalana anlatıyor, çalana satmaya çalışıyor böyle yapınca fark edilmeyeceğini sanıyorlardı. Devekuşu tribi.

9 Eylül, 8 Eylül'den sonra geldiği için değil, Atatürk "10 Eylül'de Nif kasabasında görüşürüz." dediği için belki de zafere en yakın gündü. Cumhuriyet 29 Ekim'de ilan edilmişti, çünkü 30 Ekim Mondros'tu. Zamanı geriye ve iyiye sarmak gibiydi. Bazı dönemleri hiç yaşanmamış kabul etmek gibiydi.

(Parçadan sıkıldıysanız ya da bittiyse şununla da devam edebilirsiniz, çünkü cinnet sonrası mahalde de parça değişti.

https://www.youtube.com/watch?v=DsLtkrWlaKw )

Ama bazen tarih tersinden seyredebiliyordu demek ki, Mondros'tan zafere değil de zaferin kıyısından Mondros'a evrilebiliyordu çünkü insan tercihlerini yaşıyor ve bazı insanlara bazı insanların tercihlerinin dayatması kalıyordu.

Bir kişi; bir silah ve bir mermi verip gereğini yap demek zorunda kalıyorsa bir kişiye, adam öldürmeye teşebbüs eden kimdir, katil kimdir, intihar eden kimdir?

Hangisi?

Saian'ın dediği gibi biraz da:

"Ölüm kendini astı hiç silah sesi duymadım ben."

Kendilerini ÇB'den fikir çalarak, cümle çalarak ifade etmeye çalışanlar bu yazıdan bir mana çıkarmaya çalışmasın. Tokatın buradan geldiğini gördüklerinde bile başka yere baksın(lar).

ÇB bazı şeyleri böyle açık söylemez. Çünkü bu hırsızlığı görse bile vatanı için bir işe yarayacaksa buna göz yumar. Yumuyor da. Ben öyle değilim. Olmak zorunda da değilim. Burada da iyi polis- kötü polis görev ayrımı söz konusu değil. Kimseyi buna inandırmak zorunda da değilim.

Tamam, sakinim.

Geleceğe Dönüş'te Doktor, Marty onu videoya çekerken saldırıya uğrar, tam da buluşunu anlatıyordur Doktor: "Zaman Makinesi."

Fakat vurulur, Marty canını kurtarmak için Zaman Makinesi'ne dönüştürülmüş, buluş'turulmuş araçla kaçar, 88 mile ulaşır ve önceden belirlenmiş tarihe, geçmişe döner. Sonrasında yakıt biter gittiği yerde, tekrardan geleceğe dönmek için de "bir mucize gerek"tir. Geçmişe dönmek zorunda kalmak bir yanda da şanstır, çünkü Marty bu sayede Doktor'u saldırıya dair uyarabilir.

Ve ben Ulus Atay, benim bir zaman makinem yok. Geçmişe dönme yeteneğim de. Vurulan birisini görmedim ama birisi vurulmuş burada, bunu anlamak için kahin olmak zorunda da değilim.

Vurulan ölmüş mü bilmiyorum. Ortada kan yok, cümle var bolca. Vurulan iyileşir mi onu da bilmiyorum. Yere saçılan cümle kovanlarından anladığım, vurulanın beklemediği kişi ya da kişiler tarafından vurulmuş olmanın şaşkınlığı. Hatta bu ölümcül saldırıda hayatta kaldıysa bunu yaşadığı ölümcül şaşkınlığa borçlu olabilir.

(Sadece vurulan mı vurulmuş, yoksa vuran vurulanı vurduğunu sanarken kendi de mi vurulmuş yoksa sadece vuran mı vurulmuş belli değil, emin değilim.)

Ama her şeye rağmen bir şeylerin düzelmesi gerekiyorsa düzelir. Normal akışta imkansızdır bir şeyler fakat hayat çok nadir normal akışta seyir halindedir.

Ki bir şeyler, sırf Ayçe Abla üzülmesin diye bile düzelmelidir. Çünkü o, hem ÇB'yi, hem Kurşunkalem'i, hem Kısaçöp'ü, hem Ulus Atay'ı seven nadir kişilerdendir. Hepimizin birden sevdiği kişilerin de başında gelendir aynı zamanda. Zaten bana nöbetin paraflandığını duyunca tesellim Ayçe abla oldu. Dedim o benim dönüşüme sevinir, diğerlerinin gidişine üzülse de bir yandan da.

Kurşunkalem, bir şeylerin olacağına, daha doğrusu daha kısa vadede olacağına çok inanmıştı. Bana anlatmıştı, hayallerim bir gerçekleşsin, durumlar bir netleşsin, ilk Ayçe ablaya anlatacağım çünkü o, beni, benim mutluluğumla benim kadar mutlu olacak kadar çok seviyor. Ona müjdeyi vermek nasip olmadı, fakat bana bunları anlatmak nasip oldu. Nasip...

Bir yanımla kendimi şehit haberi vermeye gelen komutan gibi hissettiğim doğrudur. Yine neyse.

İmkan oldukça yerine geldiklerimin kırıldığı her şeyin hesabını yazarak soracağımdan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü uzaktan bakan birisi olarak bu çocukların canını acıtan emek hırsızlarından, yürek arsızlarından, kibir yığınlarından ben bile tiksindim. Onlar bunları söyleyemedikçe ben onların yerine şiştim.

Peki siz?

Siz hiç merkezi ısıtma sistemi ile ısıtılan bir yerde, kışın, sistemi açtığınızda daralıp kapadığınızda üşüdünüz mü? Ve hiç o üşüme sırasında ürperip titrediniz mi ısıtma sisteminden bağımsız? Ben ürpermedim, titremedim de. Ama ürpereni de titreyeni de gördüm.

"31 Ekim günü yürürlüğe giren ve 25 maddeden oluşan kısa ama çok önemli olan bu antlaşmanın hükümleri arasında bulunan ünlü 7. maddesi ile bir tehdit karşısında stratejik noktaları işgal etme hakkının verilmesiyle tarihteki diğer antlaşmalara bakıldığında olağan bir durum değildi. Bu durum Osmanlı devletinin daha barış antlaşması bile beklenilmeden anlaşma devletlerince parçalanıp paylaşılacağının göstergesi olmuştu. Ateşkes ile ilgili görüşme Ege’de Limni adasının Mondros limanında yapıldı. Görüşmelere itilaf devletlerinin adına İngilizlerin Akdeniz filosu komutanı Amiral Calthorpe, Osmanlı devleti adına Bahriye nazırı Rauf Bey katılmıştır. 27 Ekim de başlayan ateşkes görüşmeleri 30 Ekim’e kadar devam etti Türk heyeti önerilen koşulların hafifletilmesi istediyse de Amiral Calthorpe bunun mümkün olmadığını belirtti. "

30 Ekim 1919'da Mondros'u imzalayan Türk Rauf Bey'di. Fakat 30 Ekim'de Mondros imzalayan tek Türk Rauf Bey değildi. 30 Ekim'de Rauf Bey Mondros'u imzaladığında sadece kendisini değil, çok bir milleti parçalanmaya bağladı. Ve bir tercihiyle 30 Ekim'de imzayı atan Türk, bu imzayla parçalanmaya kendisinden başkalarını da parçalanmaya bağladı.

***

Marty, geleceğe dönerken Doktor'a bir mektup yazdı, onu gelecekte yaşayacağı tehlikeden kurtarmak için. Doktor bunu erken fark etti, Marty'e bunu sordu ve bunu doğru bulmayıp mektubu yırtıp attı.

Sonra Marty geleceğe döndüğünde kıl payı farkla kaçırdı saldırıyı, yetişemedi. Vuruldu Doktor. Ama vurulduğu yerden kalktı, çünkü kurşun geçirmez yelek giymişti. Ama nasıl dedi, Doktor hiçbir şey demeden parçaları bantla birleştirilmiş mektubu gösterdi.

Bazı mektuplar, yırtılmadığında ya da tekrardan okunduğunda pusula görevi görüyor, hayat kurtarıyordu demek ki. Bazılarıysa sadece cümleleri sırtında taşıyan kağıt kalabalığı.

Peki hangisi hangisi?
Bob Dylan'ın dediği gibi:
"yanıtı dostum, yel aldı gitti; 
yanıt rüzgarda savruluyor..." 

ULUS ATAY
3 KASIM 2017 2350
Ankara.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder