19 Kasım 2017 Pazar

Bİ' DE PAZAR - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





Alacaklarımdan en az bir tanesini vermeden bitemezsin 2017, üzgünüm.
Ve bence bunun senle de bir alakası var.

***

Şöyle diyordu şarkıda:

"Bi' de pazar / ve ertesi / olunca ben /
Zorlanırım / gülümsemem /
Yine de sen / gelince ben / Huzur bulur / kötü düşünemem."


Ve ben, o şarkının bu sözlerinin  "Bi' de Pazar" kısmındayım.

Ankara'nın kışı, grileri içinden en tatsız tonlarını seçip ikram edebiliyor sana. Belki de kasveti içimize ya da olmayana değil de grilere ve Ankara'ya yüklemek kolayına geliyor insanın. Hani Cumhuriyet'in Ankara'sı ya, yükleyen yükleyene, yüklenen yüklenene, vuran vurana! Nasıl olsa bir şey olmaz ona, hem olsa, kimin umurunda!

Tamam sakinim.

Güzel olabilecek sanatçı ve şarkıları denemekte gelenekçi ve çekingen olduğum doğrudur. Çevremden daha ileride görünsem de, yarışımın her daim kendimle olduğunu düşünecek olursam. Öyle ki bir şekilde karışık listelerde, şarkı dinlemenin anın merkezinde olmadığı anlarda sızabilen ve kendisini tüm ön yargılara rağmen sevdiren, kalıcı olabilendir yeniler içinde. Yine de aynı kişinin diğer parçalarına olan ön yargı ve tutuculuk, hiç dinlenmemiş olan başka sanatçıların şarkılarından az değildir, ne büyük şansızlık.

Tanrım, umarım bu tarz bir tutuculuk da gericiliğe dahil değildir. Aksi halde demektir ki ben de gericiyim ve o zaman hakikat yeniden ifade olunur: Kendimi de nerede görsem tepelerim, tepelerim, tepelerim.

Yukarıdaki şarkının bazı sözlerinde kanser rengi duvarlar diyordu ve ben, bu sözleri tekrar anımsadığım bu akşamın gündüzünde duvarların, kanserle alakası asla kurulamayacak kişinin hayatının kanserli günlerine tanık olduğunu biliyordum. Belki de duvarlardaki renge kanserliği veren yaşanmışlık ama bir şey yapamamışlıktır, bilemeyiz.

Hiç ummadığım yerden sızdı, bir virüs gibi adeta Gaye Su Akyol'un Kendimden Kaçmaktan parçası, dinledim, yoruldum diyordu şarkıda ama ben bu tarz şeyleri de genelde kendimden sakladım, sorduğumda inkar ettim. Gecenin kasveti biraz da son dönemde psikolojik olarak çok iyi olmadığı belli olan fakat edebi yönü inanılmaz güçlü olan yazarın yazısındaki olumsuzluk hissinden ve bencilliği meşrulaştırmasından da besleniyordu. Herkesi dikine çalımlayarak son pası boş kaleye atsın diye verdiğim kişi topu üstten auta atınca ben de yemin ettim bir daha pas vermeyeceğim diye ve bu bencillik yazar yaptı bizi diyordu, oysa futbol bir takım oyunuydu, yazar da bunu kabul ediyordu, aynı zamanda futbol, seyahatler gibi insanların kişiliğini tanımak açısından önemliydi ve bu tarz futbolcuların oyun tarzı insanı o kadar ayar eder, oyundan soğuturdu ki insanın boş kaleye verilen pasa öfkesinden bile başka mana yükleyip kaleye atamayabilirdi. Tabi takım oyununun hazzını almayanlar bu seçeneği de bu tepkiyi de hesaba katmamış olabilir. Ama bu yazıdan başka bir öğretmen, değerli bir öğretmen, idealist bir öğretmen için "ilaç" manası çıkabilir, belki de Cemil Meriç'in de haklı olduğu konular vardır, "
Kelimeleri sana veriyorum okuyucu. Ama sende ne varsa kelimede de o var!" gibi.

Ansızın klavyesi değişen ve bastığım tuşlardan farklı harfler yazan bilgisayarım gibi olabilir bazı insanlar ve bu durum, Cemil Meriç'in sözüyle açıklanabilir de açıklanmayabilir de.

Sızan parçanın sözleri şöyle fısıldıyordu ruhuma

"Taş olsa yanar
deniz olsa kururdu
Ne yandın ne de kurudun
Uzaklardan tuzak kurdun
"


Vallahi öyle
dedim, hançer izlerini kontrol ettim, tekrardan vallahi öyle deme gereği hissettim. Gereğini hissettiğin her şeyi elde edemediğin, söyleyemediğin, söylesen de yazsan da ifade edemediğini hissettiğin -ki umarım bunun da Cemil Meriç'in sözüyle bir alakası vardır- şeyler olduğunda imkanın olanı, sadece senin elinde olanı kullanırsın, yapamadığım, yapılmasını istediğinde yapılmayan birçok şeyin acısını çıkarmaya çalışıp ona tutunmaya çalışırcasına.

Bi' de Pazar işte, ruhuna işlemiş bir sendrom, hayallerini göremiyorsun çünkü annen önüne ütü masasını kurmuş, ütü yapıyor. Annenin bir suçu yok, çünkü o masanın hayallerin ile arasına girdiğini bilmiyor. Ki Allah'tan ütü genelde sadece pazar günleri yapılıyor, bitirmeden gereken ödevlerim yok ama beni bitirdiği için yazmam gerekenler, bitmemek, tükenmemek için yazılması gerekenler var. Buna da şükür.

Kimsenin kalbine hançer saplamadığını biliyorsun. O yüzden sırtında hançeri olanların kendilerinde olduğunu sandıkları hançerin senle ilişkisinin bulunmasına yönelik elinde hançer izi bulunanların aklından geçirişlerini asla umursamıyorsun.

Bu kasvet de biter, bu pazarın biteceği gibi. Ve her kasvetin her pazar gibi sürekli ve etkileyici olmayacağını biliyorsun, bilmekten ziyade hissediyorsun.
Belki de Bi' pazarlı şarkı sözünün bir sözüydü mesele, son sözüydü belki de, bunu bilsen de paylaşmak isteyip istemediğinden emin değilsin, tamamen emin olduğun ve asla hak edilmedikçe insanların duyamayacağını bildiğin hislerinin de var olduğunun bilinciyle, kırgınlığıyla, kızgınlığıyla birlikte ama yalnız.

Fakat bu hikaye, henüz bitmeyendi değil mi Senâ, Ali, Raşit, Çağatay, Mehtap ve Burak; bizim günlerimiz, hızla yaklaşıyor olsa da henüz gelmeyen'di, değil mi?

Eminim bir yerlerde sıradaki parçamız, "Bu bizim zamanımız"dı, bu bizim zamanımızdı da sıradaki parça, dinlediğimiz parça evren tarafından yoğun istek görünce tekrar üzerine tekrar yapmıştı. Bizim zamanımız da doğal olarak rötar yapmıştı.

Hadise bundan ibaretti.

Yoksa her şeye rağmen demişti Ulu Önder, her şeye rağmen şüphesiz, şüphesiz ilerlemekteyiz, bir nura, ışığa doğru.

Milli bir sır gibi de saklamalıydı aydın umutsuzluğu, sakladığı yeri unutmasında da bir sakınca yoktu.

Evet, benim ben, Kurşunkalem. Duygularına ideoloji bulaştırmasından da anlayacağınız üzere. Duygularını ideolojisinden soyutladığında lümpen hissetmesinin de etkisiyle.

Kendimden çok Ayçe ablayı sevindirmek için geldim. Onun sesindeki cıvıltıyı da özledim, mahcubiyetimi telafi etmeye yetmeyeceğini de, onun bu durumu mahcubiyet olarak değerlendirmeyeceğini, böyle değerlendirmeme kızacağını da bildiğim gibi adım.

Bir de ben olmadığımda bazılarının(Ki belki de bu kişi tek kişidir de içinde birden çok kişilik olduğundan çoğuldur, bilemeyiz) yapılanları ve yapılmayanları kendi düşünsel konforlarına göre değerlendirdiğini, yorumladığını ve zihinlerinde beni zan altında bıraktıklarını hissettiğim için geri geldim. Yazılan her şeyde yapılanın ve yapılmayanın neden yapılıp yapılmadığını yazıta bağlarcasına yazdığımız halde sayfalarca ve 33, Mersin'in plakasıdır, Mersin, kalbimin başkenti, hani diyor ya Sai, "Şehr-i İstanbul bile mi kıskanırdı seni?" ve işte o Mersin, plakası 33, duydum; bugün dolu yağmış hem de insan gibi değil. İnsan yazmış, insan sorsan okumuş ama anlamamış, ya da anlamak işine gelmemiş, anlamak insanı değişmek ve eskiyi terk etmek zorunda bırakacağı için belki, belki de insan gibi değil!

Kim bilir?

Ben bilirim, sen değil.

"Sen" tabirinin içi ise dolu olduğu kadar boş, dolu olduğu, yağdığı kadar tahribatı fazla ve mevsim normallerinden alakasız. Mersin'deki gibi.

Fazla mı karmaşık oldu?

Bence hiç değil.

Yine de takdir senin senin okuyucu ve hiçbir şey yapmadığında değişmeyecek bir hayatı  sadece seyredici.

Ne diyordu şair?

"Yoksa seni rahatsız mı ettim?"


MİSİLLEME KURŞUNKALEM.
19 KASIM 2017
CUMHURİYET'İN ANKARA'SI
(Her isteyenin değil, çok isteyenin gelebildiği.)
(Ve Burak'ın dediği gibi, bu şehir, sadece ideolojik hassasiyeti olanların sevebileceği.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder