23 Ağustos 2017 Çarşamba

DARTH VADER'DE OK BEN OLAYDIM - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Ben size uymadıysam
bu benim
ihtiyacım olmadığından
ister az olun ister çok
kendim olmadan yaşayamam"


[ YÖKŞ, Kalabalıklar ]

***

Çok acıkmışsındır, enfes bir yemek kokusu gelir de o kokunun senin mutfağından gelmediğini anlarsın, işte öyle hüzünlü başlarsın bazen güne.

Tanımadığın birisi şunu bir tutar mısın deyip bir şeyleri eline tutuşturup da hızla uzaklaştırır, o hızla uzaklaşan kimdir bilmem ama eline sıkıştırılan bir şey hüzündür sanki bazen, en azından bazı sabahlarda.

Hani böyle ilk başta su çok sıcak gelir, sonra ayarlamaya başlarsın da zamanla istediğin seviyeye gelmeye başlar sıcaklık, oh be dersin ama aslında senin oh be dediğin evre, değişimin varacağı nokta sırasında sadece bir duraktır, işte o durak dün gece ve bu sabah sanki Ankara.

Yaşadığım şehirlerde bazı mevsimlere yeterli ilgi gösterilmiyor, gösterilmek istense de yeterli alan bırakılmıyor sanki.

Güzel hissettiğimiz anlarda çalan parçaları açtığımız her an yine aynı şekilde güzelleşse çok iyi olmaz mıydı?

Mesela ilham denen kaba his yığını, onca işim gücün varken ve karnım da açken bir kere olsun nezaketten nasibini alıp da sırasını yerini bekleyemez mi?

Beklemez.

Dünyanın en büyük çölünün tüm kumlarını içinde barındıran bir kum saati senin lehine ters çevrildi mi hiç?

Ve bu durum sana "sayılı vakit çabuk geçer" diye kakalandı mı?

Bence hayır.

Bana?

Bana da hayır.

O zaman neden bunları yazıyorum?

Edebiyat işte.

Zaten böyle değil miydi edebiyat, yazan ve okuyan için, hissetmediğin şeyleri abart, hissediyormuş gibi de oku, paylaş, neoliberal(siyasete giriş cümlesi) ortamlarda kendini farkındalık sahibi gibi pazarla, (tam bu anda hem sinirlendiğimden hem de uyak-kafiye meselelerinden saiana mikrofon eyle)
"Maganda! / Seni sallarım agan da / arkandan gelir ayılıp / bir bakarsın ki Uganda".

Yanlışı:
"Zaten böyle değil miydi edebiyat"

Doğrusu: "Zaten böyle değil miydi birileri için edebiyat."

Çok şükür ki ben o birilerinden değilim.

O da o birilerinden değil.

Fakat ben hala açım ve yapmam gereken onca iş var
ken yine kağıt kalem deryasında istenmediğim taraflara sürüklenmekteyim,
istediğim yerlere sürüklenme isteğim reddedildiğinden belki de

Fazla sonbaharı olan var mı?
Doğmam gerekmekte de.

İnsanın doğarken yalnız olması doğduğunun izdüşümü olan tüm günlerde yalnız olacağı anlamına gelmemekte değil mi?

Ki yalnız olma ve olmama olgusu kitlelerden bağımsız bir olgudur bence, ki büyük bir öz güvenle bu bence'mi bilimselliğe de yaslarım, ayak ayak üstüne de attırırım ona, birisi ne yapıyorsun sen demeye kalkacak olsa "garışabilin mi" der yoluma bakarım.

Evet, bir önceki yazımı Mustafa Önsel paylaşmışken sonraki yazım bu olsun istemezdim,

ama ah işte ilham
"ah o kült! bir tarafım o yazgı ve o zafer 

ordusunun başına geçmeyecek artık o eski muzaffer"

Hayır buraya uygun olan sözler bunlar değil,
evet yazgı
evet gelecek el-bet sabırla harmanlanan zafer
ve yanlışınız var bayanlar beyler,
Mustafa Önsel, emekliyken de ordusunun başında bir muzaffer.

(Yukarıda, ritme uygun olsun diye tercih edilen bayan kelimesi üzerinden de feminist tepkiler oluşmaz değil mi? Halden anlamayan en azından edebiyattan anlamalı ama değil mi? Değil mi?)


Konu yine buraya nasıl ve neden geldi bilmiyorum, neden gelmediğini bilmediğim birçok (belki birden az belki sadece bir) şey gibi diyeceğim ama gayet de biliyorum aslında her haltı da bazen biliyor olmanın sırtıma yüklediği yük, tam sırtımda her sene çıkan sivilceye denk geliyor, canımın yanması sadece bu yüzden.

Tabi biraz da açlık,
bir miktar zamansız gelen ilham,
tam "artık oldu!"
derken senin istediğin kıvam'dan
uzaklaşan
duş suyu(duş jeli gibi bir şey değil)
Ve gece,
olması gerekenden -yokluğuyla- fazla üşüten, sıcaklık Ankara,
olması gerekenden -varlığıyla- fazla yakan, daraltan sıcaklık Mersin, Adana.

Başka ne olabilir ki de mi...

Hayır ya,
sabah huysuzluğuna bu kadar derin anlamlar yüklenmesini de satır aralarına çiçekler konmasını konmasınıneysedebununbirgörselşölenedönüşmesinisevmem, sevmem de ismi olmayan şeylere ismi olmayan pozisyonlardan seslenemem ki ben bu cümlelerin yazılarıma sızmasını nasıl engellerim diye düşündükçe aklıma balkonumuzdaki tıkanmaya yüz tutan gider gelir, ben de giderim, şartlar değişmeden de sadece sittin değil sittin artı bir miktar para sene de gelmem. Ama gitmem. Bu kadar olurum en fazla, yani en fazla bu ve bir şekilde. Zaten istenen de bu değil midir değil miydi. (Kızgınlık değil kırgınlıktır o, kızgınlık olsa duramazsın. Ve de bir o kadar da tercihlere tercihlerle yanıt vermek, itildiğin yere konumlanmaktadır belki de? İlkinden eminim de ikincisinden emin değilim yine de)

Ve patates,
kızartması,
salatası,
her yerde her durumda tercih edilesidir,
hele de bir yazının finali olmasını istemediğin cümleler yazdığında o cümleleri final olmaktan çıkarmak için çağırdığında.

- Zaten hep böyle olmaz mı?
- Ne?
- Ney ne?
- Hep böyle olan ne?
- Bilmiyorum.

Tören rahat!
Amin.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
23 AĞUSTOS 2017

10 Ağustos 2017 Perşembe

BETONARME, BETON'ARMY VE YANİ




Olduğum her yerde hilti ya da matkap sesini duymam benim lanetim midir, yoksa bu durum tamamen “Beton makinesinin sesi bu ülkede hiç eksik olmasın. Ben inşaat mühendisiyim, beton makinesinin sesinden çok keyif alırım. Böyle pat… Pat… Pat.. Vurdukça… Türkiye kalkınıyor. Kalkınacak, gelişecek. Türkiye 2023, 2071 hedeflerine gidiyor" diyebilen bir zihniyet tarafından yönetilmemizle mi alakalıdır, emin değilim.
Zor soru.

Ama iyi bildiğim; hilti ya da matkap sesinin de yaz sıcağının da ülkeyi yönetenlerin kafasının da birbiriyle yarışacak şekilde insanı cinnete sürüklediği.

Ve en iyi ihtimal, seçenekler içinde üçün birinin payına düşüyor olmasının acı gerçekliği. En az. 2017 itibariyle.


Evet, bundan 102 yıl önce bugün bir kahraman, her şeyiyle kahraman olan o adam, Çanakkale'yi geçilmez kılıp da tarihin akışını değiştirmişken, onun öngörüsüne sahip olmayan ve onu tehdit görenlerin ihaneti yüzünden de  o günden 5 yıl sonra, bugünden 97 yıl önce bize Sevr görünümlü idam fermanı dayatılmışken, sonrasında yine aynı kahraman aynı adam, yönetenlere "sizin yapacağınız işi..." der bir tavırla boynundaki yağlı ilmiğe rağmen bu fermandaki isim yerinden "Türk"ü kaldırıp yerine "emperyalizm" koyup, sonra da onlara bizzat kendi fermanlarını imzalatmak suretiyle alayına koymuşken, yani postayı; ben, bu konuları konuşamadığım gibi hilti, matkap, sıcak ve siyasi iradenin kafa yapısından bahsetmek zorunda kalıyorum.

Bakın, Simge'nin doğum gününden bile bahsedemiyorum. Ki ben, iki yıl önce de ona bir doğum günü yazısı yazmıştım. Üstelik adını koymak istediğim bir kişi de o yazının adını koymuştu, yazının adını koyduğunu da benim adını koymak istediğimi de bilmeden.

Ama ben, bunlardan da bahsedemiyorum. Begonya ve Fil başlıklı yazılar uzakta. O yazıda adı geçen bazı kişiler sade bir törenle, ışıklar içinde. Kimi aramam gerekiyorsa aradığım, aradığım kimseye ulaşamadığım, tam bu kabullenişle yazıma başladığımda gördüğüm telefondaki arama ışığını, işte bundandır biraz da "Murphy'dir arayan, hiç bakma yazına odaklan." deyişim.

Yüksek bir yere çıkıp hayır diye bağırmak istiyorum demek, Çukurova gibi rakımı 5 ile 23 arasında değişen yerlerde anlamlı, havalı ve kullanışlıymış. Zira tepelerden ve yokuşlardan oluşan memlekette bu girişim, nefesinin kesilmesi ve kendi terinde boğulmaktan başka bir sonuç elde etmene çok fazla imkan vermiyor.
(Evde denemeyin. Tepede de.)

Ki ben bir gün İstanbul'daydım, bir günden daha fazla İstanbul'daydım ama o gün daha çok İstanbul'daydım. Denizin kenarı ve sarı bir yerdi. Ya da bir zamanlar orası sarı bir yerdi, belki Van Gogh görse oradan da bir tablo patlatırdı. (Eminim kulağından ötürü orada esnafın "sen de eski kulağı kesiklerdensin ha eheheh" esprisine maruz kalır, diğer kulağını da bu yüzden keserdi ama konumuz bu değil.) Ben o sarı yere gelmiş, bizzat etraftaki yeşilliği gözyaşlarımla beslemiştim. Lakin Ziraat Mühendisi olmama rağmen konuya hakim olamadığımdan belki de fazla sulamanın etkisiyle çimlerin etrafında minik göletler oluşmuştu ki konumuz bu da değil. Konumuz şu ki ben o bir gün yine geçmişte yeşilliklerini beslediğim yerde çok sevdiğim bir teyzemle otururken yine karşı tepeleri gösterip şu en yüksek tepeye çıkıp hayır diye bağırmak istiyorum demiş, teyze de bu isteğimi ciddiye alıp, gayet hakikati arar ve hakikati arayanlara yol göstermek isteyen bir tavırla diğer tepe daha yüksek olabilir diyerek eliyle başka bir tepeyi göstermiş, tam gösterdiği yerde tepenin tepesinde duran elektrik direğini fark edince inceden teyzeyi gözlemlemiş, sonra teyzenin suratındaki masum ve benim aklımdan geçenlerle alakasız ifadeyi görünce direkle ilgili kaygılarımın tamamen benim içimdeki pislikten kaynaklandığını anlamıştım. (İçimdeki pisliği gören kişiler için tam bıraktığın yerden Allahu Ekber değil Tanrı Uludur, uludur Tanrı ve istemsizdir tebessüm tam da şu an.)(En fazla iki kişi anladı.)

Peki ben buraya nereden geldim?

Soğuk hava dalgası olmadığıma göre Balkanlardan gelmiş olamam. Ki küçükken çok sarışın da değilmişim. Ki biz ne küçükken sarışınlar gördük, büyüdüler ne oldu...

- Ee ne oldu?
- Masal.
- Başka?
- Şiir.
- Başka?
- Umuma açık alanda yazıyoruz, fazla zorlama!

Tanrı sizi, hiç Senâ'ya alıştırıp sonrasında -kısa süreliğine de olsa- onu alıp yerine Ali koyarak sınadı mı?

Sonra o Senâ'yı Adana sıcağında dergi taşımakla sınadığı gibi sınadı mı?

Peki, iki cümle önceki cümleyi okuduğu anda Ali'nin "Aaa gerçekten gonül koyacağım ama" sözüne mesken oldu mu kulaklarınız?

Ve hiç, aklınızdan cümleler seri şekilde akarken birden kayboldu mu ilhamınız hem de tam Ali'den bahsederken?
(Ali'yi tanıyanlar bunun da tesadüf olmadığını bilir. )

 Peki pat.. Pat... Pat... Beton makinesinin sesinden hoşlanan bakanın kafasını mengenede sıkıştırıp tam da en acı çektiği anda olduğu gibi üstüne beton döksek, filizlenmeyi kafasına koymuş bir tohum, o betonun içinden de çıkmayı başarabilir mi? Betonun içinde bakan kafası olmasına rağmen?

Bence teyze haklı. O tepe, diğer tepeden daha yüksekte.
Bence meteoroloji haksız, Ankara Adana'dan daha serin bir yerde değil. En azından bugün. Sözde Kuzey Irak bağımsızlık referandumuna referandum sınırları içinde olmamasına rağmen Kerkük'ü de dahil edenler, benim yazımı yazdığım Ankara'daki evimin salonunu da Adana'ya bağlamış olabilirler mi?

Ben şaşırmam.
 Ayrıca hiçbir zaman Amerikan uçaklarından medet umacak birisi olmadığım için yaşadığım mağduriyetin "hümanist ve sadece etnik insan sevici" kitlede hassasiyet yaratacağını sanmıyorum.


- Sen?
- Ben?
- Evet sen?

Ben zaten bu köyden değilim, Simge'nin doğum gününü kutlamak için buradan geçiyordum kısa vadede, uzun vadede ise Begonyalar kurumuş, onları temizleyip en ömürlüğünden Adana'dan ayarlattığım Frezya soğanları için ekim işlemi yapacaktım. Ziraat Mühendisi olduğumdan değil, sevdiğimden.

Size de böyle şeyler olmuyor mu?

- Olmuyor.

Olmasın da zaten.

Ama olmasa da unutmayın: Bu topraklarda şapka devrimini Kemalistler yaptıysa huni devrimini de yine Kemalistler yapacak!

Yapacak yapacak da yine öncelikli pilot bölgenin Kastamonu seçilmesi ne kadar doğru bir tercih olur, ondan emin değilim. Bu konuda daha "sahiplenici" önerim belli, tabi ki Mersin; kalbimin başkenti  ve aklını az ekmekle sıyıranların dergahı!

Matkap, hilti, amin!

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
10 AĞUSTOS 2017 1555
Cebeci, Dikimevi, Ankara.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

TURUNCU BALIK, SİYASAL İSLAM VE BİR TUTAM DELİLİK

Henüz Ankara'ya gelmeden önce kafamda bir kompozisyon belirmişti. Havaalanından bir fotoğraf çekip, aklımda beliren düşünceleri o fotoğraf vesilesiyle paylaşacaktım. İleti şu şekildeydi:

"2017 boyunca kaç kere seyahat ettim, kaç yere gittim, kaç evde kaldım bilmiyorum. Bildiğim, sene başında Senâ'ya "Hiç evden çıkmak istemiyorum ama sanırım bu sene çok yolculuk yapacağız." dediğim. Yolun sonunu yer yer görememekle birlikte "Şüphesiz bir nura doğru yürüdüğümüze" dair belirtiler de yok değil. Van Gogh Paris için "Bu şehir zaman geçirmekten başka hiçbir işe yaramıyor" demişti. Benim için ve bence de İstanbul, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. En azından bu zamana kadar hep böyle oldu. Bu şehre ve hayatıma dair hala cevabını bilmediğim sorular ve bu sorulardan beslenen sorunlar var kafamda. Neyse ki her sorunun er ya da geç yanıtını bulacağı bir döneme girdiğimi hissediyor ve fark ediyorum da soruların vızıltısı daha tahammül edilebilir bir hal alıyor. Bir yanımda Mersin hasreti, diğer taraftan hiçbir yere ait hissedememe durumu -ki bu her zaman güzel bir şey olmayabilir-; paradoks ağacımın hasat mevsimi. Sevdiğim insanlara rağmen bu şehre bir daha gelmemek için elimden geleni yapacağımı biliyorum. Ve bunun böyle olmayacağını bildiğim gibi. Bu düşüncelere gark olduğumda da yine Senâ'nın sözü geliyor aklıma: "İyi ki kendi hayatının senaryosunu sen yazmıyorsun." Ve de Kaan'ın: "Şu an huzurdan muafsın" sözü. Velhasıl kelam, ben gidiyorum İstanbul. Beni özleme İstanbul. Çünkü ağırladığın ve yansıttığın kadarsın. Yok denecek kadar az ve vardan epey epey az hallice. Belki de sadece bence öyle."

İletiyi sosyal medya hesabımda görenler, fotoğrafta aynı havayı sezemeyebilirler, bunun öncelikli hatta tek sebebi Kaan.

Kaan'ı pembeleştirmeden önce Kaan'ı anlatırsam darbelerinde etkisi azalmış olur diye düşünüyorum.

Kaan ve Kaan gibi kişiler, toplumumuz için çok önemli. Hayatı boyunca hep kendi ayaklarının üzerinde durmuş. Üniversite okurken Erasmus programı ile Almanya'ya gitmiş, Erasmus süresi dolduğunda da herkes gibi dönmek yerine "ben burada devam etmek istiyorum" demiş ve oradaki okul yönetimini de buna ikna etmiş. Bu arada da THY'de iş durumu varmış, hiç aklında yokken deneyeyim demiş, bir anda kabin memuru olarak işe başlamış. Bununla yetinmemiş, bir sürü konuda sertifikalar alıp kendini geliştirmiş. Tabi Çukurovalı olduğu için de bu durumlar insan yönünün törpülenmesini engellemiş, otoparktan çıkarken bile elimizdeki çerezi "abi görevliye de verelim mi" diyecek kadar sıcak, "Devlet ile hükümet ayrımını nasıl yapamıyor insanlar" diyecek kadar Kemalist, ayin modunda kitap okuyacak kadar edebiyata düşkün ve sağlam bir Galatasaraylı. Filtrelesek bu kadar denk gelmezdi, filtrelemedik, denk geldi, iyi de oldu. Ayrıca pandası var adı Hilmi. Pandasının panda arkadaşları var, Kaan'ın arkadaşlarının arkadaşlarında her biri. İsimleri de sırasıyla Sırrı, Rıfkı, Fikri. Kaan'ın arkadaşlarının değil, pandaların. Neden böyle isimler koydunuz dediğimde ise gayet normal şöyle açıkladı:

"Kafalarımız güzeldi bir gece dört arkadaş. Dört panda aldık. Sırrı mahallenin kabadayısı, Rıfkı onun yancısı, Fikri ise zengin ve lümpen olan."

Beni tanıyanlar, normalin beni bulmayacağını bildiğinden bu durumu yadırgamayacaklardır. Ki bu hikaye, normale olan mesafesi açısından bundan bir gün önce ekip arkadaşım Deniz ile yaptığım sohbeti hatırlattı.

Bir konu için bana yazınca kendisi, profil fotoğrafındaki turuncu balığı gördüm. Sonrasında sohbet aynen böyle gelişti:


"- Neden balık?
- Hahahahaha, papağan balığı bu
- Neden profilinde?
- Değişiklik olsun dedik hani
- Değişiklik yapayım profilde, o zaman papağan balığı koyayım mı dedin yani?
- Rastgele bakıyordum, o denk geldi.
- Nereye bakıyordun da bu denk geldi...
- Fotoğraflara..."

Muhabbetin ve sözün bittiği noktadan yeniden Kaan'a dönecek olursam; bu Kaan arkadaş Kabin Görevlisi olup da uçaklara da hakim olunca ben hiç saat muhabbetine girmeden dedim ki "Kaan, uçağım 20.20'de, nasıl yapalım?" O da "birazdan çıkarız sallana sallana gider, sonra da seni servise bindiririm" dedi. Çıktık evden saat 16:00 gibi. Normalde uçak saati ile servis arasında 2 saat koyar ona göre servis belirlerim. Bu kez Kaan'a güvendiğimden ne saat düşündüm, ne söylediği saati irdeledim. "Abi sen 18:45 servisi ile gidersin."

Sonra mı ne oldu?

Servis Kadıköy'den 19'da hareket etti ama 15 dakika kıpırdayamadı. En son bagaj sırasında insanlardan rica edip, işlem sırasını belirleyen ipleri tutan aparatları devirip yetkili kişiden biletimi şu cümle ile alıyordum: "Sistem kapandı, işlem yapamazsın, uçağı kaçırma durumunda sorumluluk bize ait değildir."

Ayrıca insanın, soluk almak için çok fazla yerini kullanabildiği durumlar vardır, kendi inisiyatifinin dışında.

Allah'tan bir kişi daha benle beraber geç kalmıştı, beraber koşuyorduk sonra yetiştik, son anonsun eşliğinde.  Siz de aktarmadan ötürü mü geciktiniz dedi, ben yok deyince "Haa siz evden geç çıktınız ehe ehe" dedi, "Aslında öyle değil, şu hayatta Kabin Görevlilerine bile güvenmemen gerektiğini öğretiyor hayat hem de hiç ummadığın yerde" diyemedim tabi, aklımdan geçse de, "Tam da öyle değil, yetkili bir arkadaşın yanlış yönlend..."

Tıklım tıklım uçağa son binmenin sonucu olarak tüm bakışlardan payıma düşeni aldım ve yerimi buldum, ki bilette yazan yerime bile uçağın içinde bakabildim: 28D.

28 E ve F'de iki tane türbanlı teyze oturuyordu. Sohbetlerinden yarattıkları türbülansa aldılar beni hemen. Birisi aslen Yozgatlı, diğerinin memleketi de yine ülkemizin güzide şehirlerinden birisiydi ama pek akılda kalmadı. Zaten hikaye boyunca kendisinden "Yanındaki kişinin kardeşinin eşi" diye bahsedeceğiz, zira yandaki teyze ondan hep öyle bahsetti, o ablanın da pek bir kimlik arayışı olmadığından bu durumu yadırgamadı sanırım. Belki de bir adı yoktu, ya da adı "yanımdaki ise kardeşimin eşi" idi. Portekizli ya da Brezilyalıların ismi gibi ve ona da onlarda olduğu gibi 43453 isminden bağımsız bir kısaltma bulmuş, o şekilde hitap ediyorlardı...

Esas teyze inanılmaz özgüvenliydi, ilk kez uçağa bindiklerini söyleyince ben de "İlk binişte insan panik oluyor ama sonra alışıyor" şeklinde cümleye girecektim ki teyze korku kelimesini duyar duymaz cümlemin bitmesine izin vermeden "Korku nedir bilmeyiz / Biz dağların erleri / Yuva yaptık göklere / Baş döndüren yerlere" diye haykıran komanda kıvamında "Ne korkacağız biz be" deyip elimi omzuma vururcasına öyle bir koydu ki sarsıldım...

Çalışıyormuş hasta bakıcı olarak. "Ben kendi paramı kendim kazanırım. Kimseye de hesap vermem. Metin Bey'e hiç bir şey demeden(Sanırım eşi) aldım kardeşimin de eşini yanıma, nereye gittiğimi bile söylemedim" deyip patlattı kahkahayı.

Hastabakıcılık zor değil mi deyince de şöyle bir yanıt verdi. "Çok zor değil, yaşlı bir teyzenin yanındayım. Birçok şeyi kendi yapabiliyor zaten ben ona arkadaşlık ediyorum. Arada bir mızıldıyor ama o zaman da Allah'ım sen bana sabır ver diyorum" deyip yine patlattı gevrek bir kahkaha daha... Ankara'yı bilmediklerini söyleyince onlara yardımcı olmayı teklif ettim gidecekleri yere kadar çok mutlu oldular. Öyle durumu sahiplendiler ki aynı teyze uçak çıkışı biraz geride kalınca ben bana seslendi kendine has üslubuyla "Nereye kayboldun lan, zaten sigara içmiyorum saatlerdir parçalarım seni hahahahaha". Yazarken size rahatsız edici ve kaba gelebilir ama gerçekten de öyle bir tavrı yoktu. (Ki ben bu 'yanımda yürüsene lan"ı sanırım bir gün önce başka bir kişiden de duydum. Tuhaf.)

Uçağın arka tarafında ise kara çarşaflılar vardı. O teyzeyi ve kara çarşaflıları düşündüm. O kara çarşaflılara "kadın" oldukları için dayatılanların birisini bu teyzeye dayatacak olsan, teyze vallahi cıngar çıkarır, o ışığı bizzat ben gördüm. Ama öte yandan da muhtemelen iktidar partisinin destekçisiydi, satır aralarına bakılacak olursa. Hiç siyaset konuşmadık, bence hiçbir şey yapmadığım halde sırf bir iki yönlendirme yaptım diye beni bağırlarına bastılar, dakikalarca teşekkür ettiler hayır duaları eşliğinde. Ki ülkeyi yöneten "kafa", bu kişiyle bizi tam ortadan ayırmak istiyor, konu siyasete gelse ektiği nifak tohumlarının etkisiyle bu ikili iletişimde de başarılı olacaktı...

Diğer taraftan bu tarz "mütedeyyin" kişiler, belki de ülkenin kaderini belirleyecekler tercihleriyle...

Böyle kişiler, uçaktan inmek için bile herkesin gitmesini bekleyen, suratlarında birey olamamanın tedirginliği bulunan -ki maalesef tıpkı çobanının tepkisinden korkan ve onun yönlendirmesini bekleyen koyunlar türünden bir tedirginlikti gözlerindeki- kişiler gibi ödün veremezler. Fakat kendilerine göre "öteki" olan kişilerle de iletişimlerinin çok güçlü olduğu söylenemez. Bunda yönetenlerin bu kitle hakkında yaratmaya çalıştığı yapay algının da payı var...

Bu açıdan bakıldığında ülkede siyasal İslamcı bir partinin iktidar olması, şeriat yanlısı uç eylemlerin ve girişimlerin artması bir yandan kazanımdır. Belki de böyle bir süreç ile herkes daha samimi bir şekilde neyi savunup neyi reddetmesi gerektiğini anlayacak. Anlamaya başlıyor bile...

Tam da bu sebeple hayati bir tehlike, Suriyelilerin ülkemizin her bölgesine pompalanması. Çünkü yukarıda bahsettiğim insan tipinin, ülkenin dönüşümü konusunda göstereceği direnç bilindiğinden bu kişileri dönüştürmek yerine doğrudan dönüşmüş ya da dönüşmeye uygun kişileri ülkeye enjekte etmek, demografik bir operasyondan başka bir şey değil. Biz kendi içimizde bir şeyleri izin vermeyeceğimizden birileri bizleri azınlıklaştırmak istiyor, bu kapsamda da "içeriden" ne kadar kişiyi Vahabileştirirlerse de yanlarına kâr olacak.

Arka planda bu sorular ve sorgular beslerken devam ediyoruz sohbete... İçimden bir ses, bu ayrım uzun vadede bu ülkenin yararına olacak diyor... Sonra da ekliyor, olacak olacak da ağır bedeller ödenmek zorunda kalınmadan olsa...

Uçak iniyor, öncesinde hafif türbülanslar ve şimşekler eşliğinde. Cumhuriyet Ankara'sı İstanbul'dan sonra serinliğiyle tebessüm ettiriyor ve kesinlikle bu şehrin enerjisi İstanbul'dan çok daha iyi geliyor.

Çantalarım sırtımda ve önümde teyzeler ile birlikte çıkıyorum Esenboğa'dan, o an son dönemde fark etmeye başladığım bir şeyi tekrardan hissediyorum, "karşılanma isteği". Ki normalde ben "vedalara lüzum yok" düzlüğünde cümle kurmam ya da aslında tam tersi duygularımı bu tarz sert cümlelerle kamufle etmeye çalışmam ama vedalaşmaları sevmem. O yüzden de en kısa sürede evden vedalaşırım, sonrasına eşlik etmem. Fakat son dönemde karşılanma isteği belirmeye başladı bende, kapıdan çıktığımda inceden ve istemsiz etrafı süzme isteği, sanki birisini bekliyormuşum gibi, alakalı alakasız yerde.

Sanırım ülke gündeminden bu da. Ya da yaşlanıyor muyum ne?
Şayet yaşlanmaya başladığımdansa Allah vere de ilerleyen zamanda yolcu etmeye geldiğim kişinin camdan yaptığı" git" uyarılarını görmezden gelerek süreci zorlaştıran amcalara teyzelere benzemesem istemsiz tacizkar bir tavırla.
Tacizkâr?
Mersin'deki bir delinin dediği gibi(bu benim için bir kötüleme ya da hastalık adı değil, her insanın ulaşamayacağı kadar güzel bir seviyenin statü belirtecidir.):

"Ammoğlu, taciz ne?"

Misilleme Kurşunkalem
6 Ağustos 2017
Cebeci, Dikimevi, Ankara