19 Kasım 2017 Pazar

Bİ' DE PAZAR - MİSİLLEME KURŞUNKALEM





Alacaklarımdan en az bir tanesini vermeden bitemezsin 2017, üzgünüm.
Ve bence bunun senle de bir alakası var.

***

Şöyle diyordu şarkıda:

"Bi' de pazar / ve ertesi / olunca ben /
Zorlanırım / gülümsemem /
Yine de sen / gelince ben / Huzur bulur / kötü düşünemem."


Ve ben, o şarkının bu sözlerinin  "Bi' de Pazar" kısmındayım.

Ankara'nın kışı, grileri içinden en tatsız tonlarını seçip ikram edebiliyor sana. Belki de kasveti içimize ya da olmayana değil de grilere ve Ankara'ya yüklemek kolayına geliyor insanın. Hani Cumhuriyet'in Ankara'sı ya, yükleyen yükleyene, yüklenen yüklenene, vuran vurana! Nasıl olsa bir şey olmaz ona, hem olsa, kimin umurunda!

Tamam sakinim.

Güzel olabilecek sanatçı ve şarkıları denemekte gelenekçi ve çekingen olduğum doğrudur. Çevremden daha ileride görünsem de, yarışımın her daim kendimle olduğunu düşünecek olursam. Öyle ki bir şekilde karışık listelerde, şarkı dinlemenin anın merkezinde olmadığı anlarda sızabilen ve kendisini tüm ön yargılara rağmen sevdiren, kalıcı olabilendir yeniler içinde. Yine de aynı kişinin diğer parçalarına olan ön yargı ve tutuculuk, hiç dinlenmemiş olan başka sanatçıların şarkılarından az değildir, ne büyük şansızlık.

Tanrım, umarım bu tarz bir tutuculuk da gericiliğe dahil değildir. Aksi halde demektir ki ben de gericiyim ve o zaman hakikat yeniden ifade olunur: Kendimi de nerede görsem tepelerim, tepelerim, tepelerim.

Yukarıdaki şarkının bazı sözlerinde kanser rengi duvarlar diyordu ve ben, bu sözleri tekrar anımsadığım bu akşamın gündüzünde duvarların, kanserle alakası asla kurulamayacak kişinin hayatının kanserli günlerine tanık olduğunu biliyordum. Belki de duvarlardaki renge kanserliği veren yaşanmışlık ama bir şey yapamamışlıktır, bilemeyiz.

Hiç ummadığım yerden sızdı, bir virüs gibi adeta Gaye Su Akyol'un Kendimden Kaçmaktan parçası, dinledim, yoruldum diyordu şarkıda ama ben bu tarz şeyleri de genelde kendimden sakladım, sorduğumda inkar ettim. Gecenin kasveti biraz da son dönemde psikolojik olarak çok iyi olmadığı belli olan fakat edebi yönü inanılmaz güçlü olan yazarın yazısındaki olumsuzluk hissinden ve bencilliği meşrulaştırmasından da besleniyordu. Herkesi dikine çalımlayarak son pası boş kaleye atsın diye verdiğim kişi topu üstten auta atınca ben de yemin ettim bir daha pas vermeyeceğim diye ve bu bencillik yazar yaptı bizi diyordu, oysa futbol bir takım oyunuydu, yazar da bunu kabul ediyordu, aynı zamanda futbol, seyahatler gibi insanların kişiliğini tanımak açısından önemliydi ve bu tarz futbolcuların oyun tarzı insanı o kadar ayar eder, oyundan soğuturdu ki insanın boş kaleye verilen pasa öfkesinden bile başka mana yükleyip kaleye atamayabilirdi. Tabi takım oyununun hazzını almayanlar bu seçeneği de bu tepkiyi de hesaba katmamış olabilir. Ama bu yazıdan başka bir öğretmen, değerli bir öğretmen, idealist bir öğretmen için "ilaç" manası çıkabilir, belki de Cemil Meriç'in de haklı olduğu konular vardır, "
Kelimeleri sana veriyorum okuyucu. Ama sende ne varsa kelimede de o var!" gibi.

Ansızın klavyesi değişen ve bastığım tuşlardan farklı harfler yazan bilgisayarım gibi olabilir bazı insanlar ve bu durum, Cemil Meriç'in sözüyle açıklanabilir de açıklanmayabilir de.

Sızan parçanın sözleri şöyle fısıldıyordu ruhuma

"Taş olsa yanar
deniz olsa kururdu
Ne yandın ne de kurudun
Uzaklardan tuzak kurdun
"


Vallahi öyle
dedim, hançer izlerini kontrol ettim, tekrardan vallahi öyle deme gereği hissettim. Gereğini hissettiğin her şeyi elde edemediğin, söyleyemediğin, söylesen de yazsan da ifade edemediğini hissettiğin -ki umarım bunun da Cemil Meriç'in sözüyle bir alakası vardır- şeyler olduğunda imkanın olanı, sadece senin elinde olanı kullanırsın, yapamadığım, yapılmasını istediğinde yapılmayan birçok şeyin acısını çıkarmaya çalışıp ona tutunmaya çalışırcasına.

Bi' de Pazar işte, ruhuna işlemiş bir sendrom, hayallerini göremiyorsun çünkü annen önüne ütü masasını kurmuş, ütü yapıyor. Annenin bir suçu yok, çünkü o masanın hayallerin ile arasına girdiğini bilmiyor. Ki Allah'tan ütü genelde sadece pazar günleri yapılıyor, bitirmeden gereken ödevlerim yok ama beni bitirdiği için yazmam gerekenler, bitmemek, tükenmemek için yazılması gerekenler var. Buna da şükür.

Kimsenin kalbine hançer saplamadığını biliyorsun. O yüzden sırtında hançeri olanların kendilerinde olduğunu sandıkları hançerin senle ilişkisinin bulunmasına yönelik elinde hançer izi bulunanların aklından geçirişlerini asla umursamıyorsun.

Bu kasvet de biter, bu pazarın biteceği gibi. Ve her kasvetin her pazar gibi sürekli ve etkileyici olmayacağını biliyorsun, bilmekten ziyade hissediyorsun.
Belki de Bi' pazarlı şarkı sözünün bir sözüydü mesele, son sözüydü belki de, bunu bilsen de paylaşmak isteyip istemediğinden emin değilsin, tamamen emin olduğun ve asla hak edilmedikçe insanların duyamayacağını bildiğin hislerinin de var olduğunun bilinciyle, kırgınlığıyla, kızgınlığıyla birlikte ama yalnız.

Fakat bu hikaye, henüz bitmeyendi değil mi Senâ, Ali, Raşit, Çağatay, Mehtap ve Burak; bizim günlerimiz, hızla yaklaşıyor olsa da henüz gelmeyen'di, değil mi?

Eminim bir yerlerde sıradaki parçamız, "Bu bizim zamanımız"dı, bu bizim zamanımızdı da sıradaki parça, dinlediğimiz parça evren tarafından yoğun istek görünce tekrar üzerine tekrar yapmıştı. Bizim zamanımız da doğal olarak rötar yapmıştı.

Hadise bundan ibaretti.

Yoksa her şeye rağmen demişti Ulu Önder, her şeye rağmen şüphesiz, şüphesiz ilerlemekteyiz, bir nura, ışığa doğru.

Milli bir sır gibi de saklamalıydı aydın umutsuzluğu, sakladığı yeri unutmasında da bir sakınca yoktu.

Evet, benim ben, Kurşunkalem. Duygularına ideoloji bulaştırmasından da anlayacağınız üzere. Duygularını ideolojisinden soyutladığında lümpen hissetmesinin de etkisiyle.

Kendimden çok Ayçe ablayı sevindirmek için geldim. Onun sesindeki cıvıltıyı da özledim, mahcubiyetimi telafi etmeye yetmeyeceğini de, onun bu durumu mahcubiyet olarak değerlendirmeyeceğini, böyle değerlendirmeme kızacağını da bildiğim gibi adım.

Bir de ben olmadığımda bazılarının(Ki belki de bu kişi tek kişidir de içinde birden çok kişilik olduğundan çoğuldur, bilemeyiz) yapılanları ve yapılmayanları kendi düşünsel konforlarına göre değerlendirdiğini, yorumladığını ve zihinlerinde beni zan altında bıraktıklarını hissettiğim için geri geldim. Yazılan her şeyde yapılanın ve yapılmayanın neden yapılıp yapılmadığını yazıta bağlarcasına yazdığımız halde sayfalarca ve 33, Mersin'in plakasıdır, Mersin, kalbimin başkenti, hani diyor ya Sai, "Şehr-i İstanbul bile mi kıskanırdı seni?" ve işte o Mersin, plakası 33, duydum; bugün dolu yağmış hem de insan gibi değil. İnsan yazmış, insan sorsan okumuş ama anlamamış, ya da anlamak işine gelmemiş, anlamak insanı değişmek ve eskiyi terk etmek zorunda bırakacağı için belki, belki de insan gibi değil!

Kim bilir?

Ben bilirim, sen değil.

"Sen" tabirinin içi ise dolu olduğu kadar boş, dolu olduğu, yağdığı kadar tahribatı fazla ve mevsim normallerinden alakasız. Mersin'deki gibi.

Fazla mı karmaşık oldu?

Bence hiç değil.

Yine de takdir senin senin okuyucu ve hiçbir şey yapmadığında değişmeyecek bir hayatı  sadece seyredici.

Ne diyordu şair?

"Yoksa seni rahatsız mı ettim?"


MİSİLLEME KURŞUNKALEM.
19 KASIM 2017
CUMHURİYET'İN ANKARA'SI
(Her isteyenin değil, çok isteyenin gelebildiği.)
(Ve Burak'ın dediği gibi, bu şehir, sadece ideolojik hassasiyeti olanların sevebileceği.)

3 Kasım 2017 Cuma

PARAF BİR - ULUS ATAY



"Bir hikayem var, bir hikayem, bitmedi."

***

Çalışmayan, bunu bireysel bir tavırla da yapmayan çünkü bu yetiye sahip olmayan elektronik eşyaların varlığı kadar hayal kırıklığı yaratan kaç şey vardır dünyada?

Hele de o eşya, öncelikli tercih değilken birden lazım olduğunda sahaya sürüldüğünde ve hiçbir tepki vermediğinde...

Düşünün, şarjı bitmiş telefona zamansız bir vakit evde bulduğunuz şarjı taktınız ve telefonun soketine taktığınız anda yüzleştiğiniz, beklediğinizin aksine telefonda beklediğiniz belirti'sizlik... İnanmışlık, sonra cihazın tepkisizliği. Soketi kurcalamanızın sonucu değiştirmemesi ve içinizde alevler saçan tedirginlik hissi, iklimden mekandan bağımsız.

Eğer başlıkta yazmasaydı kim lan bu da diyebilirdiniz.

Merhaba ben Ulus Atay.

Yeniden Ulus Atay.

Çok iyi hatırlıyorum. ÇB'nin askerliğinin sonlarına doğru bir gün. Sabah içtimada erler. Tabi ÇB de içtimaya dahil. Takım komutanının elinde bir belge. Çağırdı komutan, bir eri okuması için, belgeyi, sesli. Subayları dahi kapsayan bireysel Mondros Mütarekesi(30 Ekim. Konudan bağımsız, Mondros'a dahil, bireysel.). Sosyal medyaya dair hiçbir şeye izin yok neredeyse. Olduğu takdirde de doğrudan askeri mahkeme. En az iki haftadan başlayan hapis de hemen hemen garanti. Ne yapacağız dedi, ne yapacağım. Ben, paylaşılmayan bilgiyi bilgiye, dışa vurumu olmayan toplumsal hassasiyeti de topluma ve kendime ihanet sayarım. İsterler ki susalım da ben nasıl susarım? Tamam la dedim ona, "Korkma ben varım." Sonra sosyal medya hesaplarını bana devretti ÇB. Yani Ulus Atay'a. ÇB ile aynı frekansta bulanlar oldu bizi, tınıyı yakalayanlar. Bir de o isim olmadığı için beni yargısız infaz edenler de oldu. Tahminlerime göre canları halen sağ.

olsun...

Üç önceki yazıda şunu demişti Misilleme Kısaçöp:

"Evet, Misilleme Kurşunkalem bir süre olmayacak hayatın olağan akışında.

ÇB siyaset yazacak, Misilleme Kurşunkalem yayımlamayacak olsa da yazmayacak. Ben Misilleme Kısaçöp, önemli bir konuşma için kitle toplanmışken konuşması gereken kişinin yerine konuşmak zorunda kalmanın yadırganmışlığı ve tedirginliği ile yazıyorum bunları.

Yazan ÇB ile yazmayan Misilleme Kurşunkalem'i gözlemleyen birisi olarak arada ifade etmeye çalışacağım durumu, gördüklerimi.

Tabi ki benim de temennim, ilk fırsatta bana gerek kalmaması, Ulus Atay'ın yanına geçsem, çıksam kapsama alanının dışına, yine olayları ve hissedilenleri ilk ağızdan dinlemeniz.

Hayatın olağan akışında ÇB yazmaya devam edecek. Olağanüstü akışta da bu durum değişmeyecek. Çünkü onun görevi "yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalarak." Meselenin duygu sözcüsü Misilleme Kurşunkalem ise hayatın olağan akışında uzun bir süre bir şeyler yazmayacak. Hani bir anlık boşluğuna gelip de yazdı diyelim, asla kimseyle paylaşmayacak. Belki de bir daha hiç yazmayacak.

Ne hissederse hissetsin, ne düşünürse düşünsün, bunları aktarmayacak. Kimse bilmeyecek.

Neden mi?

Çünkü böyle istemiyor.

Neden mi?

Çünkü böyle hissediyor, belki de hissetmeye zorlanıyor, bunu da tam açıklamıyor.

Soruyorsun, susuyor.

Merhaba, ben Misilleme Kısaçöp.

Misilleme Kurşunkalem'in de ÇB'nin de uzun çöpten hakkını alacağına inanan kişi'lik.

Her şeyin er ya da geç güzel olacağına inanan'lardan.

Bunu kamuoyunu bilgilendirme olarak da değerlendirebilirsiniz.

Ya da başka bir şey. Nasıl olsa neden de sonuç da değişmeyecek.

Satır aralarında gördükleriniz, Misilleme Kurşunkalem'in yazdıklarından farklı olarak oraya özenle yerleştirilenler değil, içinde oluşan boşlukların hayat tarafından kendince doldurulması, en alelade biçimiyle."


Ondan sonraki yazıda da şunu dedi aynı kişi'lik:

"Evet yine ben, Misilleme Kısaçöp. ÇB'yi ya da Misilleme Kurşunkalem'i bekle(r)diniz biliyorum ama ben, elinizde tek kalanım bu üçlemeden, en azından siyasetin dışındaki durumlarda.

(...)

Ulus Atay mı nerede? 14. Alay anılarını anlatıyor o hâlâ. Yok sürülmüş de sorgulanmış da, çok zor anlar geçirmiş de, hikaye. ÇB'ye sorsan ise ülke kurtaracak, çünkü dünyaya vatanı için bir şeyler yapma göreviyle yollandığını, görevlendirildiğini düşünüyor.  Kurşunkalem ise girdiğin yerden çıkacak gibi değil. Bu kez sadece tatlı dil de kesmeyecek, belli. Belki de hiçbir şey. Konuya hakim değilim.

Yine bana kaldı tozlanmaya yüz tutmuş sahne. Tozlanmaya yüz tutması onlardan ziyade Senâ'nın olmamasından ötürü gibi duruyor ama neyse."


Son yazıda yine geldi Misilleme Kurşunkalem ama onun gelmesine sevinenlerin hevesini kursağında bıraktı ilk cümlede:

"Evet, geri geldim, geri geldim ama başka bir konuyla ilgili geldim. Taciz ateşimi yapıp geri çekileceğim."


***

Askere gidenler bilirler, nöbet listesinde "paraf" listesi de vardır. Paraf listesindeki kişi, nöbet listesinde olan kişilerden birisinin nöbetini tutamayacağı durumda nöbeti tutacak kişidir. Yani nöbet, öyle bir durumda paraf listesindeki kişiye "paraflanır."

İşte bu bir paraf yazı. Çünkü paraf listesinin en başında Ulus Atay yazılı. Bundandır böyle bana maruz kalışınız. Hem çok az da olsa beni de merak eden ve özleyen vardır? Çok mu iyimserim? Neyse...

NEDEN PARAFLANDI YAZARIN NÖBETİ?

ÇB'nin işi gücü siyaset, bunu anlatmıştık zaten. Misilleme Kurşunkalem de duygularını paylaşmayı bıraktı, bunu da. Misilleme Kısaçöp mü nerede? Dayanamadı. Konuşsa olmadı, sussa da. İki durum da da anlaşılamadı. Anlaşılamadığına inandı. Ya da anlaşılmak istemediği için suçu kendisinde sandı. Konuşacak oldu, konuşmak zorunda bırakıldığına inandığı şeyleri dile getirmeyi kendisine yakıştıramadı. Fazla naif kaldı. Kaldıramadı.14. Alay'dan getirdiler buraya. Ama haksızlık etmeyeyim, çok iyiydi ÇB'nin komutanları.

ÇB söyleyemedi, Kurşunkalem paylaşamadı, Kısaçöp dayanamadı.

GELDİĞİMDE NE GÖRDÜM?

Ne göreyim diye klişeden girmeyeceğim tabi. Ölüm sonrası sessizlik ya da cinnet sonrası sensizlik gibi bir ıssızlık vardı ortamda.

Çook uzaklardan şu müzik çalıyordu ve belliydi, piyanoyu çalan ayak ucunda yürür gibi parmak ucunda basıyordu düğmelere, sesin çıkmasını sağlayacak kadar kuvvetli ancak. Bir tık bile fazlası değil.

https://www.youtube.com/watch?v=SeGaqh0lT6I
(Yazıyı daha fazla hissedebilmek için linki hemen tıklayıp, tekrara basıp yazının sonuna kadar müziği dinler misiniz? Teşekkür ederim.)

Yerde cümle ve fotoğraf kovanları. İnsanın manzarayı gördüğü anda istemsiz dilinden dökülen soru "Ne oldu lan burada."

Ayak izlerim bozdu sessizliği. Çünkü müzik sessizliğe dahildi.

İletişim çağında iletişimsizliğe kurban giden bir şeyler var gibiydi. İnsanların anlamak istediklerinden anlaması gereken gerçeklere alan kalmıyordu. Bahsettiğim ve kastettiğim, bizzat da kastedilen alan, yaşam, yaşam alanı...

Birilerinin emek hırsızlığı bitmiyordu bir yandan. Ve bu hırsızların bazıları o kadar pişkindi ki çaldıklarını bizzat gelip çalana anlatıyor, çalana satmaya çalışıyor böyle yapınca fark edilmeyeceğini sanıyorlardı. Devekuşu tribi.

9 Eylül, 8 Eylül'den sonra geldiği için değil, Atatürk "10 Eylül'de Nif kasabasında görüşürüz." dediği için belki de zafere en yakın gündü. Cumhuriyet 29 Ekim'de ilan edilmişti, çünkü 30 Ekim Mondros'tu. Zamanı geriye ve iyiye sarmak gibiydi. Bazı dönemleri hiç yaşanmamış kabul etmek gibiydi.

(Parçadan sıkıldıysanız ya da bittiyse şununla da devam edebilirsiniz, çünkü cinnet sonrası mahalde de parça değişti.

https://www.youtube.com/watch?v=DsLtkrWlaKw )

Ama bazen tarih tersinden seyredebiliyordu demek ki, Mondros'tan zafere değil de zaferin kıyısından Mondros'a evrilebiliyordu çünkü insan tercihlerini yaşıyor ve bazı insanlara bazı insanların tercihlerinin dayatması kalıyordu.

Bir kişi; bir silah ve bir mermi verip gereğini yap demek zorunda kalıyorsa bir kişiye, adam öldürmeye teşebbüs eden kimdir, katil kimdir, intihar eden kimdir?

Hangisi?

Saian'ın dediği gibi biraz da:

"Ölüm kendini astı hiç silah sesi duymadım ben."

Kendilerini ÇB'den fikir çalarak, cümle çalarak ifade etmeye çalışanlar bu yazıdan bir mana çıkarmaya çalışmasın. Tokatın buradan geldiğini gördüklerinde bile başka yere baksın(lar).

ÇB bazı şeyleri böyle açık söylemez. Çünkü bu hırsızlığı görse bile vatanı için bir işe yarayacaksa buna göz yumar. Yumuyor da. Ben öyle değilim. Olmak zorunda da değilim. Burada da iyi polis- kötü polis görev ayrımı söz konusu değil. Kimseyi buna inandırmak zorunda da değilim.

Tamam, sakinim.

Geleceğe Dönüş'te Doktor, Marty onu videoya çekerken saldırıya uğrar, tam da buluşunu anlatıyordur Doktor: "Zaman Makinesi."

Fakat vurulur, Marty canını kurtarmak için Zaman Makinesi'ne dönüştürülmüş, buluş'turulmuş araçla kaçar, 88 mile ulaşır ve önceden belirlenmiş tarihe, geçmişe döner. Sonrasında yakıt biter gittiği yerde, tekrardan geleceğe dönmek için de "bir mucize gerek"tir. Geçmişe dönmek zorunda kalmak bir yanda da şanstır, çünkü Marty bu sayede Doktor'u saldırıya dair uyarabilir.

Ve ben Ulus Atay, benim bir zaman makinem yok. Geçmişe dönme yeteneğim de. Vurulan birisini görmedim ama birisi vurulmuş burada, bunu anlamak için kahin olmak zorunda da değilim.

Vurulan ölmüş mü bilmiyorum. Ortada kan yok, cümle var bolca. Vurulan iyileşir mi onu da bilmiyorum. Yere saçılan cümle kovanlarından anladığım, vurulanın beklemediği kişi ya da kişiler tarafından vurulmuş olmanın şaşkınlığı. Hatta bu ölümcül saldırıda hayatta kaldıysa bunu yaşadığı ölümcül şaşkınlığa borçlu olabilir.

(Sadece vurulan mı vurulmuş, yoksa vuran vurulanı vurduğunu sanarken kendi de mi vurulmuş yoksa sadece vuran mı vurulmuş belli değil, emin değilim.)

Ama her şeye rağmen bir şeylerin düzelmesi gerekiyorsa düzelir. Normal akışta imkansızdır bir şeyler fakat hayat çok nadir normal akışta seyir halindedir.

Ki bir şeyler, sırf Ayçe Abla üzülmesin diye bile düzelmelidir. Çünkü o, hem ÇB'yi, hem Kurşunkalem'i, hem Kısaçöp'ü, hem Ulus Atay'ı seven nadir kişilerdendir. Hepimizin birden sevdiği kişilerin de başında gelendir aynı zamanda. Zaten bana nöbetin paraflandığını duyunca tesellim Ayçe abla oldu. Dedim o benim dönüşüme sevinir, diğerlerinin gidişine üzülse de bir yandan da.

Kurşunkalem, bir şeylerin olacağına, daha doğrusu daha kısa vadede olacağına çok inanmıştı. Bana anlatmıştı, hayallerim bir gerçekleşsin, durumlar bir netleşsin, ilk Ayçe ablaya anlatacağım çünkü o, beni, benim mutluluğumla benim kadar mutlu olacak kadar çok seviyor. Ona müjdeyi vermek nasip olmadı, fakat bana bunları anlatmak nasip oldu. Nasip...

Bir yanımla kendimi şehit haberi vermeye gelen komutan gibi hissettiğim doğrudur. Yine neyse.

İmkan oldukça yerine geldiklerimin kırıldığı her şeyin hesabını yazarak soracağımdan kimsenin şüphesi olmasın. Çünkü uzaktan bakan birisi olarak bu çocukların canını acıtan emek hırsızlarından, yürek arsızlarından, kibir yığınlarından ben bile tiksindim. Onlar bunları söyleyemedikçe ben onların yerine şiştim.

Peki siz?

Siz hiç merkezi ısıtma sistemi ile ısıtılan bir yerde, kışın, sistemi açtığınızda daralıp kapadığınızda üşüdünüz mü? Ve hiç o üşüme sırasında ürperip titrediniz mi ısıtma sisteminden bağımsız? Ben ürpermedim, titremedim de. Ama ürpereni de titreyeni de gördüm.

"31 Ekim günü yürürlüğe giren ve 25 maddeden oluşan kısa ama çok önemli olan bu antlaşmanın hükümleri arasında bulunan ünlü 7. maddesi ile bir tehdit karşısında stratejik noktaları işgal etme hakkının verilmesiyle tarihteki diğer antlaşmalara bakıldığında olağan bir durum değildi. Bu durum Osmanlı devletinin daha barış antlaşması bile beklenilmeden anlaşma devletlerince parçalanıp paylaşılacağının göstergesi olmuştu. Ateşkes ile ilgili görüşme Ege’de Limni adasının Mondros limanında yapıldı. Görüşmelere itilaf devletlerinin adına İngilizlerin Akdeniz filosu komutanı Amiral Calthorpe, Osmanlı devleti adına Bahriye nazırı Rauf Bey katılmıştır. 27 Ekim de başlayan ateşkes görüşmeleri 30 Ekim’e kadar devam etti Türk heyeti önerilen koşulların hafifletilmesi istediyse de Amiral Calthorpe bunun mümkün olmadığını belirtti. "

30 Ekim 1919'da Mondros'u imzalayan Türk Rauf Bey'di. Fakat 30 Ekim'de Mondros imzalayan tek Türk Rauf Bey değildi. 30 Ekim'de Rauf Bey Mondros'u imzaladığında sadece kendisini değil, çok bir milleti parçalanmaya bağladı. Ve bir tercihiyle 30 Ekim'de imzayı atan Türk, bu imzayla parçalanmaya kendisinden başkalarını da parçalanmaya bağladı.

***

Marty, geleceğe dönerken Doktor'a bir mektup yazdı, onu gelecekte yaşayacağı tehlikeden kurtarmak için. Doktor bunu erken fark etti, Marty'e bunu sordu ve bunu doğru bulmayıp mektubu yırtıp attı.

Sonra Marty geleceğe döndüğünde kıl payı farkla kaçırdı saldırıyı, yetişemedi. Vuruldu Doktor. Ama vurulduğu yerden kalktı, çünkü kurşun geçirmez yelek giymişti. Ama nasıl dedi, Doktor hiçbir şey demeden parçaları bantla birleştirilmiş mektubu gösterdi.

Bazı mektuplar, yırtılmadığında ya da tekrardan okunduğunda pusula görevi görüyor, hayat kurtarıyordu demek ki. Bazılarıysa sadece cümleleri sırtında taşıyan kağıt kalabalığı.

Peki hangisi hangisi?
Bob Dylan'ın dediği gibi:
"yanıtı dostum, yel aldı gitti; 
yanıt rüzgarda savruluyor..." 

ULUS ATAY
3 KASIM 2017 2350
Ankara.

17 Ekim 2017 Salı

BEN BU DİNE KARŞIYIM! - MİSİLLEME KURŞUNKALEM




Evet, geri geldim, geri geldim ama başka bir konuyla ilgili geldim. Taciz ateşimi yapıp geri çekileceğim.

Bazı gelişmeler güzel gelse de kulağa, onu sağlam temellere oturamadığında inceden bir tedirginlik yaşarsın. En azından ben, böyle durumlarda sadece olumlu gelişme "dışavurumu" ya da sunumuna odaklanabilenlerden değilim. Bu eksende Orta Doğu denklemlerine yeni denklemler ve soru işareti katarken masum ve kocagözlü bir dostumda gördüğüm detay, uzun süredir dolduğum bir konuda patlamama yol açtı. O arkadaşımın benim eleştirdiğim şekilde bir kaygıyla hareket etmediğini bildiğimden önce onu güvenli ve üstüne kan sıçramayacak bir yere çektim.

Sonra kurşun kalemimi kontrol ettim ve tetiği ezdim.
Ne mi derdim, Starbaks bardağı!

Aslında burada bardak bir put, pardon bir sembol. Ve eleştirinin konusu da sembollere tapınarak kutsanacağını düşünen yeni bir dinin mensupları. Tanrısı Neoliberalizm olan din ve kutsanmanın tekabülü saygınlık göreceğine inanmak, "tanın(an)mak".

Önce sosyal medyada şunu yazdım:

"
Neoliberalizm bir ülke olsaydı, bayrağındaki sembol starbaks bardağı olurdu, Dolar yeşili zemin üzerine."

Sonra kesmedi, ekledim:

"Pardon, siz starbaks bardağısınız değil mi? Ben sizin hayranınızım, sizinle bir fotoğraf çekilebilir miyiz? Çok teşekkür ederim..."

Sonra bir daha:

"Ben Starbaks olsam Starbaks Bardağı diye sosyal medya hesapları açarım, insanlar da etiketler..."

Artık duramıyordum:

"Starbaks bardağ-ı şerifi.."

***

İnsanlar kendi içlerinde eksik olan öz saygıyı "saygın" olduklarına inandıkları ünvan, kurum, marka ile kapatmaya çalışıyorlar bilinçli ya da bilinçaltı...

Fakat işin içine Neoliberalizm girdiğinde olay popülizm cehennemine dönüşüyor ve daha da vıcık vıcık bir bataklık halini alıyor hâl.

Ben bu sebeple "Vahabi" kültürünün dayatmasından meydana getirilen "din"e ne kadar karşıysam bu Neoliberal dine de o kadar karşıyım.

Ki bu dinin Türkiye'deki önemli ve "saygın" "din adamlarından" birisinin, tamamen kendi sorumsuzluğu yüzünden üç cana mal olduktan kaçıp, sonra köşeye sıkışında hep vurguladığı delikanlılık ve samimiyetin aksine edebiyatı kendisine silah yaptığını gördük. (Mesela burada din adamı dendiğinde adam kavramı üzerinde feminizm kasıp "Kadınlar beni görünce olewleniyor" diyen bebek katili APO'yu kutsayan ve onun bu tavrını görmezden gelenlerin önemli bir kısmı da bu dinin mensupları arasında yer alıyor, tarihin huzurunda insanlığın meczupları olarak.)

Baştaki balıklardan birisinin gizlenmeye yok sayılmaya çalışılan kokusuydu bu.

Fakat buna rağmen durumu "kazanıma" çevirmeye çalışan müritler oldu.

Bu doğal mı?

Tabi ki doğal.

Çünkü bu "inanış"ta doğal olmayan her şey doğal ve bu dinin belirlgin özellikleri de "samimiyetsizlik" ve "yüzeysellik".

Herkes en samimi samimiyetsiz. Ya da en samimiyetsiz samimi. Herkes en derin yüzeysel. Ya da en yüzeysel derin.

Nasıl yorumlamak istersen.

O yüzden bu arkadaşlar için fazla sıkıcı ve yüzleştirici etkisiyle caydırıcı olan yazıya onların dini inancına, hayata bakışlarına uygun bir final yapalım, çünkü mavi huy da olsa yüzeysellik ve samimiyetsizlik urdur bunlarda ve Starbaks bardağı yabancı değil o varken de sevişebiliriz hadi Murat, göğe bakalım.

Ama bu tarz sözlerin "edebi takdir" görmesi için etnikçilik, mezhepçilik yapıp anahtar kelimeler olan "tece", "roboski", "rojava", "dersim"den en az birisini kullanmak gerekiyordu değil mi?

Ama ben, ben olduğumdan beri böyle şeyleri hiç yanıma almamışım?

O zaman ben, bu etnikçi yaklaşımla neoliberalizmi birleştiren insan denen canlıyı yavşaklaştıran "glokal" kavşağa hiç yaklaşmadan baretimi takarak uzaklaşayım, akabinde gelecek yaftalardan yaralanmamak için.

Şimdiden hayatınızın geri kalan farkındalık görünümlü basit yaşamınızda hayırlı melankoliler!
Bu kapsamda da yaşasın tüketim kültürü ibadeti!
En sevdiğim bölüm mü, tabi ki Slogan Dili ve Edebiyatı!
Olmazsa da Demagoji ve Halkla (yüzeysel-basit) İlişkiler...
Ve dans!

 Ve tabi ki modern çağ putlarına saldırmanın dayanılmaz hafifliği...


MİSİLLEME KURŞUNKALEM
17 EKİM 2017




14 Ekim 2017 Cumartesi

VEJETERYAN ORAL'ET - MİSİLLEME KISAÇÖP




"Hiç bekleme, dönemem, dönemem belki de, hasretin, bir ince..."


***

Evet yine ben, Misilleme Kısaçöp. ÇB'yi ya da Misilleme Kurşunkalem'i bekle(r)diniz biliyorum ama ben, elinizde tek kalanım bu üçlemeden, en azından siyasetin dışındaki durumlarda.

Aslında dikkatli ve yakın'dan olanlar yazının girişindeki Manuş Baba alıntısından durumu anlayabilirler. Çünkü ÇB, Manuş Baba dinlemez, Misilleme Kurşunkalem ise o parçayı dinlese bile o kısmı alıntılamaz.

Ulus Atay
 mı nerede? 14. Alay anılarını anlatıyor o hâlâ. Yok sürülmüş de sorgulanmış da, çok zor anlar geçirmiş de, hikaye. ÇB'ye sorsan ise ülke kurtaracak, çünkü dünyaya vatanı için bir şeyler yapma göreviyle yollandığını, görevlendirildiğini düşünüyor.  Kurşunkalem ise girdiğin yerden çıkacak gibi değil. Bu kez sadece tatlı dil de kesmeyecek, belli. Belki de hiçbir şey. Konuya hakim değilim.

Yine bana kaldı tozlanmaya yüz tutmuş sahne. Tozlanmaya yüz tutması onlardan ziyade Senâ'nın olmamasından ötürü gibi duruyor ama neyse.

Cumartesi sıkıntısı nedir bilir misiniz siz?

Haftada en sıkılınmaması gereken günün akşamında ummadığın yerden gelen -gülücük değil- sıkıntıdır. (Bakma ve sanma! Buralardan ekmek çıkmaz sana, bu durumda. Ve bu durumda hiçbir zamanda.)

Ben bunu anlattım, mimikleri ile kendini ifade eden bir arkadaş kendince görüyorum ve artıyorum dedi, "kına gecesi sıkılması." Bence o sıkılmanın da özünde Cumartesi akşamı sıkıntısının payı var. Kına da o gece yapıldığı için o sıkıntının kaynağını başka bir yerde arıyor belki de.

Emin olamayız!


Kısaçöp olarak kalem-kelam tedirginliğini atmış gibiyim, değil mi üstümden?

Bazen, yazmanın sana iyi geleceğine inanan insanlar olur, onların yönlendirmesiyle geçersiniz kağıt kalem ya da ekran başına.

Bir de Cumartesi akşamı hiç ummadığınız yerden çalarsa "Canım Kardeşim" filminin müziği, karşınızda belirirse Kahraman'ın hüzün kokan suratı, "Ooo sen bunları izlersen ağlarsın bir de."

Kağıt kazan kalem kepçe, bu gecenin uzay boşluğuyla büyüklük olarak yarışacak sıkılganlığı içerisinde yol almaya çalışıyoruz. Allah bilir akıl-yürek denklemini kurabilen canlılardan kaç ışık yılı uzaktayız. Ve kaç milyon yıl sürecek anlaşılmamız.

Son cümlenin içindeki ağlaklığa ne çok ayar olurdu ÇB ve Kurşunkalem. Ama onlar yok ve piyasa bende. Bu yüzden istediğim kadar Manuş Baba dinleyebilirim, hehe.

Kendimi, saklanmış şekerleri bulmuş ve yiyor gibi hissediyorum. Şeker sanmamış olsam ilacı da akşama doğru olmasa bir sancı.

Bilimin en uzun geceyi sadece bilimsel gerekçelerle belirleyip sabitlemiş olmasını samimi bulmuyorum. Çünkü bir insanın en uzun gecesini, gecelerini sadece o insan bilebilir, bir de o insanın yanında olan-lar, bilim değil. (Özellikle İsviçre bilim insanlarının yerlerini bilmelerinde fayda var.)

Dur dur, kimse yokken ben, cebimde bizimkilerden sakladığım melankoli ile Can Güngör'den Yalnız Ölmek ısmarlayayım kendime, hem de akustik. Hehe.(2)

Ortaya çıksın diye tahrik etmeme rağmen gelmiyor Kurşunkalem. Demek ki bu doğru bir yol değil. Aramızda kalsın ama ben onu hiç böyle görmemiştim, hiç öyle de görmediğim gibi. Ve bu böyle ile öyle arasındaki fark tek bir harf fazlalığı ile anlatılabilecek türden değil. Güzel fotoğraflara şiir okumanın çok tercih edilesi ve keyifli olmadığı gibi.

İnsanın kötü sonla biten kitapların son sayfalarını yırtası gelir, sonunu daha iyi yazabileceğini bildiğinden.

Hem sahi, acı mı daha fazla dünyada yoksa insanlığın üzerinde narkoz etkisi yapan acının tarifi mi? Acıları derinleştirip de insanları bataklıklaştıran?

Bu öz ve bey'lik sorular diye cümleye başlayacaktım ama feministler gö'mer dedim beni, ve, mesaj karşı tarafa ulaştığında mavi tik oluyordu değil mi?

Sanırım.

Sizi bilmem ama ben çok sıkılıyorum onlar olmadan. Onlara ait olan bir karargahta kazanılan zaferler bile zafer tadında değil. Sanırım bu durumda "Ordusunun başına geçmeyecek artık o eski muzafer" deki zaferden yoksun muz gibi ortada kalan benim ki bilirsiniz -Umut Sarıkaya okuyanlar daha iyi bilir-, muz, ömrü en kısa buzdolabı canlısıdır.

ÇB küçüktü, teyzesi ile top oynarken onun suratına şut çekip güldü ve kaçtı, teyzesi de iyi vururdu topa ve ona doğru şut çekti, tam o sırada yerdeki muz kabuğuna bastı ÇB, dengesini toparlamaya çalışırken arkadan çarpan top ile yere kapaklandı. Öyle şeyler filmlerde olmaz mıydı diyenler, film tadında bir hayatın seyircisi olmamış kişilerdir. Çünkü bahsettiğim kişinin hayatında en uç şeylerin bile şaşırmadan normalleştirilmesi 1-2 güne bakar.

İnsanın bazen, kendisini buraya bakarlar denen yerde olup da bakıldığı halde görülmemiş gibi hissettiği anlar vardır.

Bu anların bu anla bir alakası var mıdır?

Ben bu sorunun muhatabı değilim.

Muhatabı olanlar, muhatabı olmayanlar ve muhatabını yiyerek beslenenler yanıtlasın, ben değil.

Kurşunkalem yazılarına göre fazla sert ve alışılmadık bir final değil mi?

Evet, çünkü ben, gerçekten o değilim.

MİSİLLEME KISAÇÖP
14 EKİM 2017 2302

1 Ekim 2017 Pazar

*"BİR EL VE DAĞ BUSESİ" - MİSİLLEME KISAÇÖP




"Kovadayım, kovadayım."

***

Bir dost doğrudan sordu:

"Çağdaş, kitap yazmak için daha ne bekliyorsun?"


Çağdaş deyince Çağdaş üstüne alındı, fakat yanıtlama aşaması sırasında "Sen önceden daha farklı yazıları daha çok yazıyordun. İçinden gelenleri olduğu gibi yazdığın, şimdi tamamen siyasi bir karakter gibi oldun, onları ihmal etme, kalıplarını kır, eskiye dön. Edebi şeyler yaz. Hatta sen geçen başkası iyi yazar demişsin ama aslında sen çok iyi roman yazarsın" deyince Misilleme Kurşunkalem bir dakika dedi, konu senle değil benle ilgili.

Yanıtladı'm, yazıyorum aslında o yazılardan. Hatta hayatta hayatımda olmadığı kadar çok siyaset dışı yazılar yazıyorum. Önceden daha çok paylaşıyordum, bir gün birisi, kinayeli bir şekilde aferin dedi, bunları kitaplaştırmak yerine buraya koy da herkes nemalansın, kullansın. Bunu diyen kişi haklıydı, ama tuhaf olan, bunu diyen kişi aslında yoktu. Mecazi değil, gerçekten yoktu, yokmuş yani. O ad soyadla yaşamıyormuş hayatı. O ad soyadla yaşayan birisi varsa da o kişi o değilmiş. Hale bak diyesi geliyor insanın da sonra boş ver diyor.

Ha ne diyordum, evet, hiç yazmadığım kadar çok yazdım ama şimdi o yazdıklarımın çıktısını alıp hayatın olağan akışında bir daha açılmayacak şekilde paketleyip, hiç okunmayacak bir yere kaldırıyorum. Belki de bir süre sonra yakarım.

Pazar günü sucu kapalı olduğu için su siparişi veremediğin yerde demir kalmak da istemiyorsan ve demir ancak suyla çelik olabiliyorsa, bu durumda elinde kalan tek seçenek gözyaşlarındır. Ağlarsın bu sebeple, belki de hiç olmadığı kadar. Saatlerce, günlerce. Şarkıda dediği gibi biraz, "Kimse bilmez." Çok ağlamaktan başka seçeneğin yoktur, çünkü zordur yerini tutmak, damacananın.

Ama bu duruma rağmen yapılan tetkikler, hiçbir hücrede umutsuzluğa rastlamaz.

Bir sevgi çemberi var, hayatın veresiye defterinde ummadığın anda fark ediyorsun ki, alacağın var.

Yine deftere bile yazılmamış alacakların varlığını da sana geri verildiği anda fark ediyorsun, az birazını da verileceğini hissettiğin anda. Görüyorsun çünkü, el kalbe yöneliyor, bir şey çıkarıp verecek gibi. Ama sadece bu kadar. Bir yandan da korkuyorsun, o el hep o kalpte kalacak da dışarıya çıkmayacak, içinde kalacak gibi.

Evet, Misilleme Kurşunkalem bir süre olmayacak hayatın olağan akışında.

ÇB siyaset yazacak, Misilleme Kurşunkalem yayımlamayacak olsa da yazmayacak. Ben Misilleme Kısaçöp, önemli bir konuşma için kitle toplanmışken konuşması gereken kişinin yerine konuşmak zorunda kalmanın yadırganmışlığı ve tedirginliği ile yazıyorum bunları.

Yazan ÇB ile yazmayan Misilleme Kurşunkalem'i gözlemleyen birisi olarak arada ifade etmeye çalışacağım durumu, gördüklerimi.

Tabi ki benim de temennim, ilk fırsatta bana gerek kalmaması, Ulus Atay'ın yanına geçsem, çıksam kapsama alanının dışına, yine olayları ve hissedilenleri ilk ağızdan dinlemeniz.

Hayatın olağan akışında ÇB yazmaya devam edecek. Olağanüstü akışta da bu durum değişmeyecek. Çünkü onun görevi "yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalarak." Meselenin duygu sözcüsü Misilleme Kurşunkalem ise hayatın olağan akışında uzun bir süre bir şeyler yazmayacak. Hani bir anlık boşluğuna gelip de yazdı diyelim, asla kimseyle paylaşmayacak. Belki de bir daha hiç yazmayacak.

Ne hissederse hissetsin, ne düşünürse düşünsün, bunları aktarmayacak. Kimse bilmeyecek.

Neden mi?

Çünkü böyle istemiyor.

Neden mi?

Çünkü böyle hissediyor, belki de hissetmeye zorlanıyor, bunu da tam açıklamıyor.

Soruyorsun, susuyor.

Merhaba, ben Misilleme Kısaçöp.

Misilleme Kurşunkalem'in de ÇB'nin de uzun çöpten hakkını alacağına inanan kişi'lik.

Her şeyin er ya da geç güzel olacağına inanan'lardan.

Bunu kamuoyunu bilgilendirme olarak da değerlendirebilirsiniz.

Ya da başka bir şey. Nasıl olsa neden de sonuç da değişmeyecek.

Satır aralarında gördükleriniz, Misilleme Kurşunkalem'in yazdıklarından farklı olarak oraya özenle yerleştirilenler değil, içinde oluşan boşlukların hayat tarafından kendince doldurulması, en alelade biçimiyle.

Başka bir şey
de
değil.
Umur'da da.

Ve umur sanılarak vurmaya kalktılar umudu, umut ve umut ne mi durumda?

Muamma.

"Amenna."

MİSİLLEME KISAÇÖP   
1 EKİM 2017
Ankara.


* Yazının başlığı Saian'ın parçalarından birisinin adıdır.

26 Eylül 2017 Salı

CUMHURİYET TURNUSOLU (HER DAİM ETKİLİ)




Cumhuriyet hakkındaki düşüncelerimizi dile getirdiğimizde birileri de "Aman, bu dönemde birlik olmamız lazım, sonra sıra sana gelir" diyor. Hatta geçen bir avukat manidar biçimde, "Cumhuriyet davası biter Üçüncü Yol davası başlar." dedi, başlasın dedim.

Birisi "inadına bir arada olmalıyız" dedi. Başka birisi "bu kötülerin kavgası değil yanılıyorsun, mecburen bir tarafta olmalıyız" dedi.

Orada söylediğimi burada da söylüyorum:

AKP'nin vitrini olan, AKP'yi uzun süre topluma sevimli gösteren, sonra AKP tarafından kullanım ömürleri bitip de dışlandıklarında "muhalifliği" keşfeden fakat ideolojik olarak halen Atatürk, Kemalizm, Cumhuriyet kazanımları karşıtlığı konusunda AKP ile doğal (ve de gerici) müttefik olanlarla aynı yerde olmayacağım, olmayacağız.

Hiçbir yerde "inadına" ya da mecburen durmayacağız. Neymiş, Brecht demiş ki "Faşizme karşı birleşmeyenler, faşizmin zindanlarında birleşir." (Bu da ne bitmez geyikmiş arkadaş...Hayatı Brecht okumakla geçen kişilere bir tane sosyal medya alıntısı ile duyar kasmalarına, entelektüel görünme çabalarına girmiyorum bile.)

Birleşsin anasını satayım. Kendi değerlerime küfür gibi yaşayan kişilerle ancak orada birleşiriz biz. Birleşmemizle de ayrışmamız bir olur ama, biz bir olamayız.

Şu ayrımı anımsatalım; bizler, yanlış düşünen, yönlendirilen bu ülkenin dürüst kendince vatansever ve durumun farkına varan samimi tüm yurttaşları bir araya geliriz. Geleceğiz de zaten. Ama müfredatı protesto ederken bile "Kemalist Diktatörlük" diyebilenle, milli irade ayağına şeriat savunuculuğu yapanla elbette birleşmeyeceğiz.

Buradan da söylüyorum, olur da içeri falan alırlarsa beni, bu tipitipler hukuk herkes için ayağına beni savunmaya kalkarsa dışlayın bunları.

İçeride yatmak, bedel ödemek değil de bunlara el açmak zorunda kalmış gibi algılanmak bitirir beni, benim gibileri. Birisi o zaman adımı ağzına alıp da cümleyi "...'a özgürlük" diyecek olursa ağzına kürekle falan vurun. Cümleyi bitiremesin.

Evet, bu dönemde birlik olmak zorundayız.

Ama bu dönemde kimlerle birlikte olmamız gerektiğini de bilmek zorundayız.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
25 EYLÜL 2017

"ESKİ TÜRKİYE"NİN SANATÇISI - ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR




22 Eylül 2001.

Tam 16 yıl olmuş. 

Yine yaşım gereği büyüklüğünü yaşadığı dönemde tam idrak edemediğim kişilerden.

Mustafa Kemal ile kavga etmek yerine onun büyüklüğünü anlayan,

"İkinci cumhuriyetçileri hiç sevmiyorum. İlkinin cılkı mı çıktı, 70 senelik taptaze bir Mustafa Kemal hálá dimdik ayakta. Hiç Mustafa Kemal'in yanıldığını gördün mü? Çevremiz duman olmuş, dipdiri bir Türkiye ayakta duruyor. Altyapısı taş gibi sağlam duran bu cumhuriyeti bırakacağım, ikinci cumhuriyetçi olacağım, hadi canım sen de." diyen ama kendisini de "Marksistten öte komünist" diye nitelendiren büyük sanatçı Fikret Kızılok... Nesli tükenen "solcu"lardan amiyane tabirle...

Aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti ordusu olduğu sürece bu ülkede şeriat olmaz." da diyebilen... Ne kadar tuhaf geliyor 2017 şartlarında değil mi?

Fikret Kızılok deyince akla "Gönül" gelir,"Bu kalp seni unutur mu?" gelir, "Ama babacığım" gelir, "Haberin var mı?" gelir... Benim için de "Yalan"ın yeri farklıdır ama siz onu yad etmek için çok bilinmeyen "Bir Devrimcinin Güncesi: Mustafa Kemal" albümünü dinleyin, olmaz mı?

Ah bir de yayımlasaydı da İlhan Selçuk için yaptığı albümü de dinleyebilseydik, Uğur Mumcu için yaptığı albümü dinlediğimiz gibi...

Son söz yine onda:

"Ben 16-17-18 yaşlarında ilk şarkımı yaptım. Yanlış yaptım. Çünkü başkalarının lafını kullanmıştım. Meşhur olduğum vakit de yine başkasının yazısından çıktım. Ben besteledim. Sonra bunun yanlış olduğunu anladım. Kendim yazdım kendim söyledim.Düşüncelerimi yapmaya başladım. O zamandan beri kendimi yeterli sayıyorum. Aynaya daha rahat bakabiliyorum. Ama felsefi açıdan bakarsanız tutarlılık gösterdiğimi zannediyorum. Müzikal açıdan bakarsanız kendi akorlarımı yaptım. Kendi sınırlarımı bulmaya çalıştım hep. Fakat hep kötü stüdyolarda iş yaptım. Ufak, "home" stüdyo dediğimiz yerlerde bunu yapabildim. Çünkü hiçbir zaman para kazanamadım müzikten. Bana kimse stüdyo imkanlarını vermedi. Sistem buna müsait değildi. Taviz vermek istemedim. Halkıma uyutacak şeyleri layık görmedim. Daha devrimci demeyeyim de daha ilerici bir tavır koydum kendi kendime. Bilmiyorum, kendimi erdemli hissediyorum ve böyle bir tavırda gidiyorum."

Anlam,
farkındalık,
besleyicilik,
nitelik
ve özlem.

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
22 EYLÜL 2017