16 Eylül 2017 Cumartesi

HUDEY HUDEY HUDEY NEM NEM NEM NEM :( - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



Ağustos'tu. Ben Mersin'e gittim. Ayın altında da kağnılar yürümüyor Akşehir üstünden Afyon'a doğru, yürüyorlarsa da Mersin'den belli olmuyorlardı... Mersin'de yazı bitirmek ve sonbaharın kurdelasını kesmek için uğraştım, didindim ama sanırım iktidar yanlısı olmadığım için açılışı bana yaptırmadılar.

Sanırım başkasına da açılışı yaptırmadılar. Sonra ben Adana'ya geçecektim ama geçemedim, sanırım Adana ve sıcağı bu durumda çok içlenmiş, Ankara'ya bir geldim, Adana ve sıcağı salonda oturuyordu. Dedim biraz oturur kalkarlar yok. Tam şarkıda dediği gibi yaptı Adana'nın sıcağı:

"Bir arkadaşa bakıp çıkacaktınız ya lan siz, üç gün oldu kimse gitmiyor?"


19:40 görünümlü 20:20 uçağına -tabi ki Pegasus-, bindiğimde pilotun Ankara'da şu an hava sıcaklığı 26 derece dediğinde bir ne oluyor lan olmuştum zaten.

Etrafımızın bir an gözümüzü kaçırsak ülkeyi yüz yerinden satacak insanlar tarafından kuşatılmış olması yetmiyormuş gibi bir de Ankara'da Adana sıcağı geldi yatıya. Sanki Mecnun olup kendi çölümü kendim aylardır getirtmemişim gibi.

Tamam, çok uzun boylu birisi değilim bu yüzden de çok bol giyip sünnet çocuğu gibi gezmem mantıklı değil. Ama ben de dar kesim göğüs kafesi ile nefes almakta ve hayal kurmakta sıkıntı yaşıyorum, ne yapayım?

Topluma örnek olacağız, öfkelenip karşı tarafa sakin ol dedirtmek yerine toplumu öfkelendirip harekete geçireceğiz diye -tabi bir de örnek olma meselesi var sonuçta bir Neyzen değiliz, Can Yücel de- küfür edemeyince ağzımın içi cümlelerle doluyken dişime kaçan bir şeyi dilimle çıkarmaya çalışmak gibi yorucu ve meşakkatli oluyor edepli cümleler kurmak. Ruhum nasıl yoruluyor bir bilseniz.

Amaaaan, bilseniz ne olacak? Hiç.

Döne dolaşa yine "işte bunlar hep nem" noktasına gelmek gerçekten de hüzünçlü. İnsan düşünmüyor değil hiç üzülmüyor değil ama benim de hatam YOK.

Fikstür ne kadar değişirse değişsin bir şey değişmiyor çünkü kendi evimizde deplasmanda olmak durumu değişmiyor. Evet Yüzyüzeyken Konuşuruz diyorum, hı hı evet, onu sen keşfettin, kimse dinlemezken dinliyordun. Lütfen hanımefendiyi şampanya ile yıkayın ve plaketini verin. (Alkışlar.)

Acaba bundan sonra sadece Misilleme Kurşunkalem olarak mı yaşasam diyordum ki aklıma geldi, Ulus Atay şimdi ne yapıyordur?

Peki ya sırf bir nebze Çağdaş Bayraktar'ın direksiyonuna geçmek zorunda kaldı diye aldığı sorumluluktan ötürü tebrik edileceği yerde tevkif edilircesine silinen Ulus Atay, silindiği kadar ÇB değil miydi bir yönüyle?

Bu sefer tüm satır aralarını iyice temizliyorum, kimseye besin çıkmasın diye. 3 senedir leş gibi Selçuk İnan izliyorum, hak verin, dolaylamalardan, yan paslardan, geriye oynamalardan yoruldum, yorulanlar da varsa benim gibi, dikine oynamak isteyen orta saha misali, konum atabilirim. Çünkü ben artık dikine oynuyorum. Ki genelde insanların bıraktığı yerdeyim, lakin insanların bıraktığını ve hep kalacağımı sandığı anda yerimi yadırgarım.

"Gün olur, alır başımı giderim" parçasını çok severim, Zülfü'nün başkanlık sistemini ilk öven olduğu gerçeğini bir parçalığına göğsüme basar, sineme çekerim.

"Beni sorarsanız bazen cennet yeri / bazen cehennemin dibi evim gibi." demiş Adamlar, sahi, Adamlar grubuna ismi yüzünden saldıran olmadı mı hala?

Sonuçta bebek katilinin "kadınlar beni görünce olewleniyor"unu sineye çekip Türkiye Cumhuriyeti'ne bağlanacak bağlanamayacak her şeyi kadıncılık üzerinden fatura etmeye çalışanlara da sol deniyor bazı yerlerde, piyasa mekanlarda bardaklarının üzerine isim yerine de sol yazıyor ve birbirlerine sol diye hitap ediyorlar, sanırım öyle olunca kendi yalanlarına inanmak daha kolay oluyordur muhtemelen. Bunu merak etmiyorum.

Kendimi kaçakçılıkta kullanılan katır gibi hissediyorum. Eşek desen değilim, at desen değilim. Kaçakçı desen de bu iddia yine yüküm gibi ağır gelecek cinsten. Sırrı Süreyya'nın önderliğine öz eleştirimi mi yapsam ama hayallerimdeki gibi: "Tamam Sırrı, ne istiyorsan yanıtlayacağım ama neyin var neden konuşamıyorsun kuzum, boynun neden bükük ve hareketsiz, bir dakika ne yazıyor senin üzerinde, İstiklal mı Mahkemeleri 3, bence de Allah'ın hakkı üç. İhaneti bu topraklardan kireç basmadan temizlemek de anlayışla karşılarsın ki güç."

Eminim Merdo beni Estonya'dan izliyor, vatansızlıktan değil de henüz yerleşim sorunu yaşadığı için üşüyordur Estonya soğuğunda ya da sorun tamamen iklimseldir. Ya da kansızlıktan, hakaret olan değil, Folik asit B-12 ve müzikal anlamda da D-12 eksikliğinden kaynaklanan türden.

Neyse, birbirine giren tüm konuları birden kapatarak başladığım soruna başladığım soruma dönmek ve evine gelen misafiri psikolojik harplerle püskürten ev sahiplerine seslenmek istiyorum:

Ben bu Adana sıcağını salonumdan nasıl gönderebilirim?

"Kulelere tırmanmıştım / oradan size tükürmüştüm / sonra aşağıya inip durmuşken / niyeyse başım acık ıslaktı."

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
17 EYLÜL 2017 0036


23 Ağustos 2017 Çarşamba

DARTH VADER'DE OK BEN OLAYDIM - MİSİLLEME KURŞUNKALEM



"Ben size uymadıysam
bu benim
ihtiyacım olmadığından
ister az olun ister çok
kendim olmadan yaşayamam"


[ YÖKŞ, Kalabalıklar ]

***

Çok acıkmışsındır, enfes bir yemek kokusu gelir de o kokunun senin mutfağından gelmediğini anlarsın, işte öyle hüzünlü başlarsın bazen güne.

Tanımadığın birisi şunu bir tutar mısın deyip bir şeyleri eline tutuşturup da hızla uzaklaştırır, o hızla uzaklaşan kimdir bilmem ama eline sıkıştırılan bir şey hüzündür sanki bazen, en azından bazı sabahlarda.

Hani böyle ilk başta su çok sıcak gelir, sonra ayarlamaya başlarsın da zamanla istediğin seviyeye gelmeye başlar sıcaklık, oh be dersin ama aslında senin oh be dediğin evre, değişimin varacağı nokta sırasında sadece bir duraktır, işte o durak dün gece ve bu sabah sanki Ankara.

Yaşadığım şehirlerde bazı mevsimlere yeterli ilgi gösterilmiyor, gösterilmek istense de yeterli alan bırakılmıyor sanki.

Güzel hissettiğimiz anlarda çalan parçaları açtığımız her an yine aynı şekilde güzelleşse çok iyi olmaz mıydı?

Mesela ilham denen kaba his yığını, onca işim gücün varken ve karnım da açken bir kere olsun nezaketten nasibini alıp da sırasını yerini bekleyemez mi?

Beklemez.

Dünyanın en büyük çölünün tüm kumlarını içinde barındıran bir kum saati senin lehine ters çevrildi mi hiç?

Ve bu durum sana "sayılı vakit çabuk geçer" diye kakalandı mı?

Bence hayır.

Bana?

Bana da hayır.

O zaman neden bunları yazıyorum?

Edebiyat işte.

Zaten böyle değil miydi edebiyat, yazan ve okuyan için, hissetmediğin şeyleri abart, hissediyormuş gibi de oku, paylaş, neoliberal(siyasete giriş cümlesi) ortamlarda kendini farkındalık sahibi gibi pazarla, (tam bu anda hem sinirlendiğimden hem de uyak-kafiye meselelerinden saiana mikrofon eyle)
"Maganda! / Seni sallarım agan da / arkandan gelir ayılıp / bir bakarsın ki Uganda".

Yanlışı:
"Zaten böyle değil miydi edebiyat"

Doğrusu: "Zaten böyle değil miydi birileri için edebiyat."

Çok şükür ki ben o birilerinden değilim.

O da o birilerinden değil.

Fakat ben hala açım ve yapmam gereken onca iş var
ken yine kağıt kalem deryasında istenmediğim taraflara sürüklenmekteyim,
istediğim yerlere sürüklenme isteğim reddedildiğinden belki de

Fazla sonbaharı olan var mı?
Doğmam gerekmekte de.

İnsanın doğarken yalnız olması doğduğunun izdüşümü olan tüm günlerde yalnız olacağı anlamına gelmemekte değil mi?

Ki yalnız olma ve olmama olgusu kitlelerden bağımsız bir olgudur bence, ki büyük bir öz güvenle bu bence'mi bilimselliğe de yaslarım, ayak ayak üstüne de attırırım ona, birisi ne yapıyorsun sen demeye kalkacak olsa "garışabilin mi" der yoluma bakarım.

Evet, bir önceki yazımı Mustafa Önsel paylaşmışken sonraki yazım bu olsun istemezdim,

ama ah işte ilham
"ah o kült! bir tarafım o yazgı ve o zafer 

ordusunun başına geçmeyecek artık o eski muzaffer"

Hayır buraya uygun olan sözler bunlar değil,
evet yazgı
evet gelecek el-bet sabırla harmanlanan zafer
ve yanlışınız var bayanlar beyler,
Mustafa Önsel, emekliyken de ordusunun başında bir muzaffer.

(Yukarıda, ritme uygun olsun diye tercih edilen bayan kelimesi üzerinden de feminist tepkiler oluşmaz değil mi? Halden anlamayan en azından edebiyattan anlamalı ama değil mi? Değil mi?)


Konu yine buraya nasıl ve neden geldi bilmiyorum, neden gelmediğini bilmediğim birçok (belki birden az belki sadece bir) şey gibi diyeceğim ama gayet de biliyorum aslında her haltı da bazen biliyor olmanın sırtıma yüklediği yük, tam sırtımda her sene çıkan sivilceye denk geliyor, canımın yanması sadece bu yüzden.

Tabi biraz da açlık,
bir miktar zamansız gelen ilham,
tam "artık oldu!"
derken senin istediğin kıvam'dan
uzaklaşan
duş suyu(duş jeli gibi bir şey değil)
Ve gece,
olması gerekenden -yokluğuyla- fazla üşüten, sıcaklık Ankara,
olması gerekenden -varlığıyla- fazla yakan, daraltan sıcaklık Mersin, Adana.

Başka ne olabilir ki de mi...

Hayır ya,
sabah huysuzluğuna bu kadar derin anlamlar yüklenmesini de satır aralarına çiçekler konmasını konmasınıneysedebununbirgörselşölenedönüşmesinisevmem, sevmem de ismi olmayan şeylere ismi olmayan pozisyonlardan seslenemem ki ben bu cümlelerin yazılarıma sızmasını nasıl engellerim diye düşündükçe aklıma balkonumuzdaki tıkanmaya yüz tutan gider gelir, ben de giderim, şartlar değişmeden de sadece sittin değil sittin artı bir miktar para sene de gelmem. Ama gitmem. Bu kadar olurum en fazla, yani en fazla bu ve bir şekilde. Zaten istenen de bu değil midir değil miydi. (Kızgınlık değil kırgınlıktır o, kızgınlık olsa duramazsın. Ve de bir o kadar da tercihlere tercihlerle yanıt vermek, itildiğin yere konumlanmaktadır belki de? İlkinden eminim de ikincisinden emin değilim yine de)

Ve patates,
kızartması,
salatası,
her yerde her durumda tercih edilesidir,
hele de bir yazının finali olmasını istemediğin cümleler yazdığında o cümleleri final olmaktan çıkarmak için çağırdığında.

- Zaten hep böyle olmaz mı?
- Ne?
- Ney ne?
- Hep böyle olan ne?
- Bilmiyorum.

Tören rahat!
Amin.

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
23 AĞUSTOS 2017

10 Ağustos 2017 Perşembe

BETONARME, BETON'ARMY VE YANİ




Olduğum her yerde hilti ya da matkap sesini duymam benim lanetim midir, yoksa bu durum tamamen “Beton makinesinin sesi bu ülkede hiç eksik olmasın. Ben inşaat mühendisiyim, beton makinesinin sesinden çok keyif alırım. Böyle pat… Pat… Pat.. Vurdukça… Türkiye kalkınıyor. Kalkınacak, gelişecek. Türkiye 2023, 2071 hedeflerine gidiyor" diyebilen bir zihniyet tarafından yönetilmemizle mi alakalıdır, emin değilim.
Zor soru.

Ama iyi bildiğim; hilti ya da matkap sesinin de yaz sıcağının da ülkeyi yönetenlerin kafasının da birbiriyle yarışacak şekilde insanı cinnete sürüklediği.

Ve en iyi ihtimal, seçenekler içinde üçün birinin payına düşüyor olmasının acı gerçekliği. En az. 2017 itibariyle.


Evet, bundan 102 yıl önce bugün bir kahraman, her şeyiyle kahraman olan o adam, Çanakkale'yi geçilmez kılıp da tarihin akışını değiştirmişken, onun öngörüsüne sahip olmayan ve onu tehdit görenlerin ihaneti yüzünden de  o günden 5 yıl sonra, bugünden 97 yıl önce bize Sevr görünümlü idam fermanı dayatılmışken, sonrasında yine aynı kahraman aynı adam, yönetenlere "sizin yapacağınız işi..." der bir tavırla boynundaki yağlı ilmiğe rağmen bu fermandaki isim yerinden "Türk"ü kaldırıp yerine "emperyalizm" koyup, sonra da onlara bizzat kendi fermanlarını imzalatmak suretiyle alayına koymuşken, yani postayı; ben, bu konuları konuşamadığım gibi hilti, matkap, sıcak ve siyasi iradenin kafa yapısından bahsetmek zorunda kalıyorum.

Bakın, Simge'nin doğum gününden bile bahsedemiyorum. Ki ben, iki yıl önce de ona bir doğum günü yazısı yazmıştım. Üstelik adını koymak istediğim bir kişi de o yazının adını koymuştu, yazının adını koyduğunu da benim adını koymak istediğimi de bilmeden.

Ama ben, bunlardan da bahsedemiyorum. Begonya ve Fil başlıklı yazılar uzakta. O yazıda adı geçen bazı kişiler sade bir törenle, ışıklar içinde. Kimi aramam gerekiyorsa aradığım, aradığım kimseye ulaşamadığım, tam bu kabullenişle yazıma başladığımda gördüğüm telefondaki arama ışığını, işte bundandır biraz da "Murphy'dir arayan, hiç bakma yazına odaklan." deyişim.

Yüksek bir yere çıkıp hayır diye bağırmak istiyorum demek, Çukurova gibi rakımı 5 ile 23 arasında değişen yerlerde anlamlı, havalı ve kullanışlıymış. Zira tepelerden ve yokuşlardan oluşan memlekette bu girişim, nefesinin kesilmesi ve kendi terinde boğulmaktan başka bir sonuç elde etmene çok fazla imkan vermiyor.
(Evde denemeyin. Tepede de.)

Ki ben bir gün İstanbul'daydım, bir günden daha fazla İstanbul'daydım ama o gün daha çok İstanbul'daydım. Denizin kenarı ve sarı bir yerdi. Ya da bir zamanlar orası sarı bir yerdi, belki Van Gogh görse oradan da bir tablo patlatırdı. (Eminim kulağından ötürü orada esnafın "sen de eski kulağı kesiklerdensin ha eheheh" esprisine maruz kalır, diğer kulağını da bu yüzden keserdi ama konumuz bu değil.) Ben o sarı yere gelmiş, bizzat etraftaki yeşilliği gözyaşlarımla beslemiştim. Lakin Ziraat Mühendisi olmama rağmen konuya hakim olamadığımdan belki de fazla sulamanın etkisiyle çimlerin etrafında minik göletler oluşmuştu ki konumuz bu da değil. Konumuz şu ki ben o bir gün yine geçmişte yeşilliklerini beslediğim yerde çok sevdiğim bir teyzemle otururken yine karşı tepeleri gösterip şu en yüksek tepeye çıkıp hayır diye bağırmak istiyorum demiş, teyze de bu isteğimi ciddiye alıp, gayet hakikati arar ve hakikati arayanlara yol göstermek isteyen bir tavırla diğer tepe daha yüksek olabilir diyerek eliyle başka bir tepeyi göstermiş, tam gösterdiği yerde tepenin tepesinde duran elektrik direğini fark edince inceden teyzeyi gözlemlemiş, sonra teyzenin suratındaki masum ve benim aklımdan geçenlerle alakasız ifadeyi görünce direkle ilgili kaygılarımın tamamen benim içimdeki pislikten kaynaklandığını anlamıştım. (İçimdeki pisliği gören kişiler için tam bıraktığın yerden Allahu Ekber değil Tanrı Uludur, uludur Tanrı ve istemsizdir tebessüm tam da şu an.)(En fazla iki kişi anladı.)

Peki ben buraya nereden geldim?

Soğuk hava dalgası olmadığıma göre Balkanlardan gelmiş olamam. Ki küçükken çok sarışın da değilmişim. Ki biz ne küçükken sarışınlar gördük, büyüdüler ne oldu...

- Ee ne oldu?
- Masal.
- Başka?
- Şiir.
- Başka?
- Umuma açık alanda yazıyoruz, fazla zorlama!

Tanrı sizi, hiç Senâ'ya alıştırıp sonrasında -kısa süreliğine de olsa- onu alıp yerine Ali koyarak sınadı mı?

Sonra o Senâ'yı Adana sıcağında dergi taşımakla sınadığı gibi sınadı mı?

Peki, iki cümle önceki cümleyi okuduğu anda Ali'nin "Aaa gerçekten gonül koyacağım ama" sözüne mesken oldu mu kulaklarınız?

Ve hiç, aklınızdan cümleler seri şekilde akarken birden kayboldu mu ilhamınız hem de tam Ali'den bahsederken?
(Ali'yi tanıyanlar bunun da tesadüf olmadığını bilir. )

 Peki pat.. Pat... Pat... Beton makinesinin sesinden hoşlanan bakanın kafasını mengenede sıkıştırıp tam da en acı çektiği anda olduğu gibi üstüne beton döksek, filizlenmeyi kafasına koymuş bir tohum, o betonun içinden de çıkmayı başarabilir mi? Betonun içinde bakan kafası olmasına rağmen?

Bence teyze haklı. O tepe, diğer tepeden daha yüksekte.
Bence meteoroloji haksız, Ankara Adana'dan daha serin bir yerde değil. En azından bugün. Sözde Kuzey Irak bağımsızlık referandumuna referandum sınırları içinde olmamasına rağmen Kerkük'ü de dahil edenler, benim yazımı yazdığım Ankara'daki evimin salonunu da Adana'ya bağlamış olabilirler mi?

Ben şaşırmam.
 Ayrıca hiçbir zaman Amerikan uçaklarından medet umacak birisi olmadığım için yaşadığım mağduriyetin "hümanist ve sadece etnik insan sevici" kitlede hassasiyet yaratacağını sanmıyorum.


- Sen?
- Ben?
- Evet sen?

Ben zaten bu köyden değilim, Simge'nin doğum gününü kutlamak için buradan geçiyordum kısa vadede, uzun vadede ise Begonyalar kurumuş, onları temizleyip en ömürlüğünden Adana'dan ayarlattığım Frezya soğanları için ekim işlemi yapacaktım. Ziraat Mühendisi olduğumdan değil, sevdiğimden.

Size de böyle şeyler olmuyor mu?

- Olmuyor.

Olmasın da zaten.

Ama olmasa da unutmayın: Bu topraklarda şapka devrimini Kemalistler yaptıysa huni devrimini de yine Kemalistler yapacak!

Yapacak yapacak da yine öncelikli pilot bölgenin Kastamonu seçilmesi ne kadar doğru bir tercih olur, ondan emin değilim. Bu konuda daha "sahiplenici" önerim belli, tabi ki Mersin; kalbimin başkenti  ve aklını az ekmekle sıyıranların dergahı!

Matkap, hilti, amin!

MİSİLLEME KURŞUNKALEM
10 AĞUSTOS 2017 1555
Cebeci, Dikimevi, Ankara.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

TURUNCU BALIK, SİYASAL İSLAM VE BİR TUTAM DELİLİK

Henüz Ankara'ya gelmeden önce kafamda bir kompozisyon belirmişti. Havaalanından bir fotoğraf çekip, aklımda beliren düşünceleri o fotoğraf vesilesiyle paylaşacaktım. İleti şu şekildeydi:

"2017 boyunca kaç kere seyahat ettim, kaç yere gittim, kaç evde kaldım bilmiyorum. Bildiğim, sene başında Senâ'ya "Hiç evden çıkmak istemiyorum ama sanırım bu sene çok yolculuk yapacağız." dediğim. Yolun sonunu yer yer görememekle birlikte "Şüphesiz bir nura doğru yürüdüğümüze" dair belirtiler de yok değil. Van Gogh Paris için "Bu şehir zaman geçirmekten başka hiçbir işe yaramıyor" demişti. Benim için ve bence de İstanbul, kafa karıştırmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. En azından bu zamana kadar hep böyle oldu. Bu şehre ve hayatıma dair hala cevabını bilmediğim sorular ve bu sorulardan beslenen sorunlar var kafamda. Neyse ki her sorunun er ya da geç yanıtını bulacağı bir döneme girdiğimi hissediyor ve fark ediyorum da soruların vızıltısı daha tahammül edilebilir bir hal alıyor. Bir yanımda Mersin hasreti, diğer taraftan hiçbir yere ait hissedememe durumu -ki bu her zaman güzel bir şey olmayabilir-; paradoks ağacımın hasat mevsimi. Sevdiğim insanlara rağmen bu şehre bir daha gelmemek için elimden geleni yapacağımı biliyorum. Ve bunun böyle olmayacağını bildiğim gibi. Bu düşüncelere gark olduğumda da yine Senâ'nın sözü geliyor aklıma: "İyi ki kendi hayatının senaryosunu sen yazmıyorsun." Ve de Kaan'ın: "Şu an huzurdan muafsın" sözü. Velhasıl kelam, ben gidiyorum İstanbul. Beni özleme İstanbul. Çünkü ağırladığın ve yansıttığın kadarsın. Yok denecek kadar az ve vardan epey epey az hallice. Belki de sadece bence öyle."

İletiyi sosyal medya hesabımda görenler, fotoğrafta aynı havayı sezemeyebilirler, bunun öncelikli hatta tek sebebi Kaan.

Kaan'ı pembeleştirmeden önce Kaan'ı anlatırsam darbelerinde etkisi azalmış olur diye düşünüyorum.

Kaan ve Kaan gibi kişiler, toplumumuz için çok önemli. Hayatı boyunca hep kendi ayaklarının üzerinde durmuş. Üniversite okurken Erasmus programı ile Almanya'ya gitmiş, Erasmus süresi dolduğunda da herkes gibi dönmek yerine "ben burada devam etmek istiyorum" demiş ve oradaki okul yönetimini de buna ikna etmiş. Bu arada da THY'de iş durumu varmış, hiç aklında yokken deneyeyim demiş, bir anda kabin memuru olarak işe başlamış. Bununla yetinmemiş, bir sürü konuda sertifikalar alıp kendini geliştirmiş. Tabi Çukurovalı olduğu için de bu durumlar insan yönünün törpülenmesini engellemiş, otoparktan çıkarken bile elimizdeki çerezi "abi görevliye de verelim mi" diyecek kadar sıcak, "Devlet ile hükümet ayrımını nasıl yapamıyor insanlar" diyecek kadar Kemalist, ayin modunda kitap okuyacak kadar edebiyata düşkün ve sağlam bir Galatasaraylı. Filtrelesek bu kadar denk gelmezdi, filtrelemedik, denk geldi, iyi de oldu. Ayrıca pandası var adı Hilmi. Pandasının panda arkadaşları var, Kaan'ın arkadaşlarının arkadaşlarında her biri. İsimleri de sırasıyla Sırrı, Rıfkı, Fikri. Kaan'ın arkadaşlarının değil, pandaların. Neden böyle isimler koydunuz dediğimde ise gayet normal şöyle açıkladı:

"Kafalarımız güzeldi bir gece dört arkadaş. Dört panda aldık. Sırrı mahallenin kabadayısı, Rıfkı onun yancısı, Fikri ise zengin ve lümpen olan."

Beni tanıyanlar, normalin beni bulmayacağını bildiğinden bu durumu yadırgamayacaklardır. Ki bu hikaye, normale olan mesafesi açısından bundan bir gün önce ekip arkadaşım Deniz ile yaptığım sohbeti hatırlattı.

Bir konu için bana yazınca kendisi, profil fotoğrafındaki turuncu balığı gördüm. Sonrasında sohbet aynen böyle gelişti:


"- Neden balık?
- Hahahahaha, papağan balığı bu
- Neden profilinde?
- Değişiklik olsun dedik hani
- Değişiklik yapayım profilde, o zaman papağan balığı koyayım mı dedin yani?
- Rastgele bakıyordum, o denk geldi.
- Nereye bakıyordun da bu denk geldi...
- Fotoğraflara..."

Muhabbetin ve sözün bittiği noktadan yeniden Kaan'a dönecek olursam; bu Kaan arkadaş Kabin Görevlisi olup da uçaklara da hakim olunca ben hiç saat muhabbetine girmeden dedim ki "Kaan, uçağım 20.20'de, nasıl yapalım?" O da "birazdan çıkarız sallana sallana gider, sonra da seni servise bindiririm" dedi. Çıktık evden saat 16:00 gibi. Normalde uçak saati ile servis arasında 2 saat koyar ona göre servis belirlerim. Bu kez Kaan'a güvendiğimden ne saat düşündüm, ne söylediği saati irdeledim. "Abi sen 18:45 servisi ile gidersin."

Sonra mı ne oldu?

Servis Kadıköy'den 19'da hareket etti ama 15 dakika kıpırdayamadı. En son bagaj sırasında insanlardan rica edip, işlem sırasını belirleyen ipleri tutan aparatları devirip yetkili kişiden biletimi şu cümle ile alıyordum: "Sistem kapandı, işlem yapamazsın, uçağı kaçırma durumunda sorumluluk bize ait değildir."

Ayrıca insanın, soluk almak için çok fazla yerini kullanabildiği durumlar vardır, kendi inisiyatifinin dışında.

Allah'tan bir kişi daha benle beraber geç kalmıştı, beraber koşuyorduk sonra yetiştik, son anonsun eşliğinde.  Siz de aktarmadan ötürü mü geciktiniz dedi, ben yok deyince "Haa siz evden geç çıktınız ehe ehe" dedi, "Aslında öyle değil, şu hayatta Kabin Görevlilerine bile güvenmemen gerektiğini öğretiyor hayat hem de hiç ummadığın yerde" diyemedim tabi, aklımdan geçse de, "Tam da öyle değil, yetkili bir arkadaşın yanlış yönlend..."

Tıklım tıklım uçağa son binmenin sonucu olarak tüm bakışlardan payıma düşeni aldım ve yerimi buldum, ki bilette yazan yerime bile uçağın içinde bakabildim: 28D.

28 E ve F'de iki tane türbanlı teyze oturuyordu. Sohbetlerinden yarattıkları türbülansa aldılar beni hemen. Birisi aslen Yozgatlı, diğerinin memleketi de yine ülkemizin güzide şehirlerinden birisiydi ama pek akılda kalmadı. Zaten hikaye boyunca kendisinden "Yanındaki kişinin kardeşinin eşi" diye bahsedeceğiz, zira yandaki teyze ondan hep öyle bahsetti, o ablanın da pek bir kimlik arayışı olmadığından bu durumu yadırgamadı sanırım. Belki de bir adı yoktu, ya da adı "yanımdaki ise kardeşimin eşi" idi. Portekizli ya da Brezilyalıların ismi gibi ve ona da onlarda olduğu gibi 43453 isminden bağımsız bir kısaltma bulmuş, o şekilde hitap ediyorlardı...

Esas teyze inanılmaz özgüvenliydi, ilk kez uçağa bindiklerini söyleyince ben de "İlk binişte insan panik oluyor ama sonra alışıyor" şeklinde cümleye girecektim ki teyze korku kelimesini duyar duymaz cümlemin bitmesine izin vermeden "Korku nedir bilmeyiz / Biz dağların erleri / Yuva yaptık göklere / Baş döndüren yerlere" diye haykıran komanda kıvamında "Ne korkacağız biz be" deyip elimi omzuma vururcasına öyle bir koydu ki sarsıldım...

Çalışıyormuş hasta bakıcı olarak. "Ben kendi paramı kendim kazanırım. Kimseye de hesap vermem. Metin Bey'e hiç bir şey demeden(Sanırım eşi) aldım kardeşimin de eşini yanıma, nereye gittiğimi bile söylemedim" deyip patlattı kahkahayı.

Hastabakıcılık zor değil mi deyince de şöyle bir yanıt verdi. "Çok zor değil, yaşlı bir teyzenin yanındayım. Birçok şeyi kendi yapabiliyor zaten ben ona arkadaşlık ediyorum. Arada bir mızıldıyor ama o zaman da Allah'ım sen bana sabır ver diyorum" deyip yine patlattı gevrek bir kahkaha daha... Ankara'yı bilmediklerini söyleyince onlara yardımcı olmayı teklif ettim gidecekleri yere kadar çok mutlu oldular. Öyle durumu sahiplendiler ki aynı teyze uçak çıkışı biraz geride kalınca ben bana seslendi kendine has üslubuyla "Nereye kayboldun lan, zaten sigara içmiyorum saatlerdir parçalarım seni hahahahaha". Yazarken size rahatsız edici ve kaba gelebilir ama gerçekten de öyle bir tavrı yoktu. (Ki ben bu 'yanımda yürüsene lan"ı sanırım bir gün önce başka bir kişiden de duydum. Tuhaf.)

Uçağın arka tarafında ise kara çarşaflılar vardı. O teyzeyi ve kara çarşaflıları düşündüm. O kara çarşaflılara "kadın" oldukları için dayatılanların birisini bu teyzeye dayatacak olsan, teyze vallahi cıngar çıkarır, o ışığı bizzat ben gördüm. Ama öte yandan da muhtemelen iktidar partisinin destekçisiydi, satır aralarına bakılacak olursa. Hiç siyaset konuşmadık, bence hiçbir şey yapmadığım halde sırf bir iki yönlendirme yaptım diye beni bağırlarına bastılar, dakikalarca teşekkür ettiler hayır duaları eşliğinde. Ki ülkeyi yöneten "kafa", bu kişiyle bizi tam ortadan ayırmak istiyor, konu siyasete gelse ektiği nifak tohumlarının etkisiyle bu ikili iletişimde de başarılı olacaktı...

Diğer taraftan bu tarz "mütedeyyin" kişiler, belki de ülkenin kaderini belirleyecekler tercihleriyle...

Böyle kişiler, uçaktan inmek için bile herkesin gitmesini bekleyen, suratlarında birey olamamanın tedirginliği bulunan -ki maalesef tıpkı çobanının tepkisinden korkan ve onun yönlendirmesini bekleyen koyunlar türünden bir tedirginlikti gözlerindeki- kişiler gibi ödün veremezler. Fakat kendilerine göre "öteki" olan kişilerle de iletişimlerinin çok güçlü olduğu söylenemez. Bunda yönetenlerin bu kitle hakkında yaratmaya çalıştığı yapay algının da payı var...

Bu açıdan bakıldığında ülkede siyasal İslamcı bir partinin iktidar olması, şeriat yanlısı uç eylemlerin ve girişimlerin artması bir yandan kazanımdır. Belki de böyle bir süreç ile herkes daha samimi bir şekilde neyi savunup neyi reddetmesi gerektiğini anlayacak. Anlamaya başlıyor bile...

Tam da bu sebeple hayati bir tehlike, Suriyelilerin ülkemizin her bölgesine pompalanması. Çünkü yukarıda bahsettiğim insan tipinin, ülkenin dönüşümü konusunda göstereceği direnç bilindiğinden bu kişileri dönüştürmek yerine doğrudan dönüşmüş ya da dönüşmeye uygun kişileri ülkeye enjekte etmek, demografik bir operasyondan başka bir şey değil. Biz kendi içimizde bir şeyleri izin vermeyeceğimizden birileri bizleri azınlıklaştırmak istiyor, bu kapsamda da "içeriden" ne kadar kişiyi Vahabileştirirlerse de yanlarına kâr olacak.

Arka planda bu sorular ve sorgular beslerken devam ediyoruz sohbete... İçimden bir ses, bu ayrım uzun vadede bu ülkenin yararına olacak diyor... Sonra da ekliyor, olacak olacak da ağır bedeller ödenmek zorunda kalınmadan olsa...

Uçak iniyor, öncesinde hafif türbülanslar ve şimşekler eşliğinde. Cumhuriyet Ankara'sı İstanbul'dan sonra serinliğiyle tebessüm ettiriyor ve kesinlikle bu şehrin enerjisi İstanbul'dan çok daha iyi geliyor.

Çantalarım sırtımda ve önümde teyzeler ile birlikte çıkıyorum Esenboğa'dan, o an son dönemde fark etmeye başladığım bir şeyi tekrardan hissediyorum, "karşılanma isteği". Ki normalde ben "vedalara lüzum yok" düzlüğünde cümle kurmam ya da aslında tam tersi duygularımı bu tarz sert cümlelerle kamufle etmeye çalışmam ama vedalaşmaları sevmem. O yüzden de en kısa sürede evden vedalaşırım, sonrasına eşlik etmem. Fakat son dönemde karşılanma isteği belirmeye başladı bende, kapıdan çıktığımda inceden ve istemsiz etrafı süzme isteği, sanki birisini bekliyormuşum gibi, alakalı alakasız yerde.

Sanırım ülke gündeminden bu da. Ya da yaşlanıyor muyum ne?
Şayet yaşlanmaya başladığımdansa Allah vere de ilerleyen zamanda yolcu etmeye geldiğim kişinin camdan yaptığı" git" uyarılarını görmezden gelerek süreci zorlaştıran amcalara teyzelere benzemesem istemsiz tacizkar bir tavırla.
Tacizkâr?
Mersin'deki bir delinin dediği gibi(bu benim için bir kötüleme ya da hastalık adı değil, her insanın ulaşamayacağı kadar güzel bir seviyenin statü belirtecidir.):

"Ammoğlu, taciz ne?"

Misilleme Kurşunkalem
6 Ağustos 2017
Cebeci, Dikimevi, Ankara

17 Temmuz 2017 Pazartesi

ACIPAYAM'IN TATLI İNSANLARINA...

Askerliğimin acemiliği bitmiş, usta birliğindeki şafak ise yarılanmış. Bir karar tebliğ edildi bana:

 "39. Tümen Karargah'tan yine 39. Tümen'e bağlı 14. Alay'a gönderilmeme..."

Görülen "tertip emri", ama bana söylenen gerekçe; "Güvenliğin sebebiyle." Sen de yata yata askerlik yaptın diyenler, sadece komutanlarla samimiyetimi görenler için bu cümle biraz yadırgatıcı gelebilir ama sorun değil. Çünkü "güvenlik" cümlesini bile sönük bırakacak yaşananlar, benimle birlikte mezara gidecek ya da hiç yayımlanmayacak. İnsanların Çavuş tanıdığı olduğunda bile kullanmaya çalışırken Tümen, Alay komutanlarını, onların devrelerini ve de başka yüksek rütbelileri tanıdığım halde onlardan yardım yerine iş yapmayı tercih ettiğimi fakat birilerinin "torpilli" muamelesi yaptığı için askerliğimin büyük kısmının burnumdan geldiğini ama faydacılık olur diye bu durumu neredeyse hiçbir komutana anlatmadığımı ve de askerliğimi bu şekilde tarafımdan yazılmış ve Güvenlik Kuvvetleri tarafından basılan bir kitap ve benle birlikte Tümen'de nöbet tutmaya başlayan arkadaşlar askerliği 75-80 nöbetle tamamlarken 160 nöbetle askerliğimi tamamladığımı söyleyebilirim en fazla. Fakat her şeye rağmen bir daha olsa bir daha gider miydin, giyer miydin o şanlı üniformayı?

Seve seve!

Ve de komutanlarıma ne kadar teşekkür etsem az. Onlar, bu coğrafyanın dayanağını koruyan kurumun kahraman komutanları.

Peki bunu neden anlattım? Daha doğrusu neden buraya girdim?

Tepeden dalmış gibi oldum ama aslında tepeden dalmış gibi olmamak için kasedi hafif geriye sardım.

14. Alay'a naklim oluyor. Bir minibüs, iki görevli, ben ve çantam, sanırım haritanın en soluna geldik Kıbrıs'ta, Güzelyurt'a bağlı Yeşilyurt. Rumların ilk fırsatta almak istediği bölge.

Ben tam arabadan inerken yeni gönderildiğim yerde bir er de başka bir yere gidiyor. Dizinin sevilen karakterlerinden birisi diziden ayrılıyor, onun yerine de diziye yeni bir karakter giriyor. Sevilen karakterin ayrılmasının hüznünün yeni giren karakterde antipati ve öfke yaratması kuvvetle muhtemel. Tümen'i kozmopolit büyükşehirlere, Alay'ı ise küçük kasabalara benzetebiliriz. Bu sebeple, o diziden daha doğrusu Alay'dan ayrılan kişi uğurlayan iki kişinin ona sarılıp ağlaşmaları beni şaşırtıyor ve etkiliyor, tepkimi net hatırlıyorum: Aaa insanlık!

Tümen'de dolaplarını kilitlemek zorunda kaldığın gibi duygularını da kilitlemek zorunda kalıyorsun. Oysa Alay'da kilit dolaplara yasak, bazı kişileri tanıyınca duygulara da...

O iki kişiden birisi özellikle dikkatimi çekiyor. Tebessümü, enerjisi. Bir yandan "sürülmüş" hissinin yarattığı travmatik ruh hali, diğer yanda da sinirden ağlamamak için kendimle verdiğim savaş; "otonom piyade" yeni görev yerinde yine hayat denen nöbette...

***

Önce saatler, sonra günler geçmeye başlıyor. Saatlerin geçtiği evrede o bahsettiğin iki kişiden birisi bağlamasını çıkarıyor, sesi de kadife ama pek söylemeyi tercih etmiyor, çalıyor. Bir-iki parça soruyorum, biliyor, o çalıyor ben söylüyorum, arkadaşlık hususunu çentikliyoruz, sonrası ilmik ilmik örülmek üzere zamana salınıveriyor.  

Gözlemliyorum o ikiliyi, koğuştan/takımdan daha soyutlanmış, üçüncülerinin gitmesiyle birbirlerine doğru kapanmaya meyilliler. Koğuşta ranzalarımızın arasında bir ranza var. Bir sohbetlerine istemsiz kulak misafiri oluyorum. Daha doğrusu bazı kelimeleri duyuyorum ve çölde vaha bulmuşçasına irkiliyorum: "Cosmos belgeseli", "Carl Sagan"...

Hemen yanaşıyorum ama ilk etapta bir duvarla karşılaşıyorum. Muhabbet kurulsa da ikisi beni pek kabul etme taraftarı değil aralarına. Kendimi çıkarıp takıma baktığımda da hayata bakıştan önceliklere kadar ciddi bir seviye farkı söz konusu. Çekiyorum ikisini ve açık açık diyorum ki "biladerler, ben o soyutlandığınız insanlardan değilim." Alay'dan Tümen'e giden olur genelde, Tümen'den Alay'a gidince hele de merkezden sınırın kıyısına, ben gelmeden hakkımda algı geliyor. Tezkere vakti kucaklaştığım komutanım bile itiraf etmişti: "Tümen'den buraya kolay kolay adam gelmez, Allah bilir hangi psikopatı yolluyorlar şimdi buraya dedik." diye.

O konuşmadan sonra ben de dahil oldum çembere. Özellikle bir kişi ile bağımız çok farklı oldu. Askerde "badi", "can dostum" kavramlarının içini dolduran o kişi Salih'ti...
                                         

Askere ilk geldiğimde Milli Mücadele döneminde komutanların sevdiği Yakup Kadri gibi hissediyordum. Sonrasında ise Yakup Kadri'nin Yaban romanının içine düştüm adeta. İşte Salih, o romandaki temiz, naif, yetenekli, anlayışlı karakterdi. Eğer bir gün birisi bana derse ki "Sen askerdeyken sana değer veren kişiler seni korumak için yanına birisini verdiler, bil bakalım kim?" hiç düşünmeden Salih derdim.

Günler geçti, ben kitap çalışmalarını yaptım, tabi o süreçte de çeneme pek hakim olamadım, kazandığım insanlar olduğu gibi zıtlaştığım "gerici" blog da oldu. İmkan olsa beni bir kaşık suda boğmak isteyen. İşte Salih adeta etrafıma bir güvenlik çemberi oluşturdu, ben de o sayede hem askerliğimi hem de yazarlığımı alabildiğine iyi şartlarda tamamladım.

Askerlik bitti ama dostluk bitmedi, birbirimizi kaybetmeye hiç niyetimiz yoktu...

Telefon çaldı bir gün, Haziran'ın sonları... Arayan kadife sesiyle dünyanın en iyi insanı sıralamasının ilk üçünde git-gel yapan Salih...

"Kardeşim, Duygu'ya evlenme teklifi edeceğim bir tekne organizasyonuyla, senin de yanımda olmanı istiyorum."


Dedim, "Kardeşim, seve seve... Yalnız Temmuz'un ilk haftası olursa zor çünkü biliyorsun Amiral'in ölüm yıl dönümü..."

Sonrasında ya denk geldi ya da beni düşünerek ayarladı -ki bu inceliği yaparsa da şaşırmam-, sonra bana döndü, tarih netleşti dedi: "9 Temmuz".

Rahat bir nefes aldım tarihi duyunca. Cem Amiral'in anma etkinlikleri ve dergi çalışmaları kapsamında Sena ile İstanbul'dayız o sırada... 4 Temmuz, İstanbul'dan Ankara, 8 Temmuz'u 9 Temmuz'a bağlayan gece; Salih'le Duygu'yu birbirine bağlayan sürecin resmiyete dökülmesi kapsamında Ankara'dan Denizli'ye...

Sena'nın otobüs yolculuğuna olan antipatisi, firmanın seyahatin ilk yarım saatinde yapılan dondurma ikramı ile değişti. Eğer Pamukkale Turizm, Senâ'yı bu kadar küçük hesaplarla ikna edeceğini düşünmüşse haklı. Haklı da çıktı.

9 Temmuz sabahı, Denizli...

Saat 04.46'da Denizli'deyiz ama sorun şu, Denizli'den Acıpayam'a giden servislerin başlama saati 06.30.

Banklarda uyuklamaca, kendine aldığın poğaçayı kedilerle paylaşmaca, ilk kez geldiğin ve hiç tanımadığın bir şehirde olmanın hafiften ürpertici huzuru ile akrep yelkovan nezaretinde binildi servise.

Gece'den gündüze yapılan yolculukta uyku ile farklı koltuklara oturmuşum yine, servisteki şive, kişiye yazlık Ege dizisinin içine düşülmüş hissiyatı vermekte, yol kenarları buğday ve düzlük... Uzaktan dağlar bu gelenler de kim dercesine inceden inceden kesmekte. Bu şekilde bitmeye yüz tutarken yolculuk, gün içinde de bazı etkinlikler olacağını biliyoruz ama diğer yandan da akılda abaküs hesabı, "2-3 saat uyuruz en azından..."

Salih karşıladı servisin motorunun söndüğü yerde, suratında eksik olmayan iki şeyle; gözlüğü ve tebessümü. Kucaklaştık, geçtik eve, dedim Salih uyuyabilir miyiz, evet ama 1 saat sonra yolculuk dedi kendine has tebessümüyle...

Eyvallah dedik, uyku ve kahvaltı arasındaki tercihi naif aile fertleri ve sonradan dahil olan Salih ve Duygu'nun dostlarıyla tanışmak için kahvaltıdan yana kullandık.

Duygu Denizli'de ama ne organizasyondan ne de bizim geleceğimizden bi'haber. Fakat ben, buna rağmen damperli kamyon misali sosyal medyaya Denizli görseli koydum, kesmedi, Duygu ve Salih dedim, o da yetmedi -şu an hatırladıkça çenesi delik olduğu halde dondurma yiyen insanlar gibi utancımı üstüme üstüme damlatıyorum- "en özel günlerinden birisi için Denizli'ye" diye not da ekledim.

Artık ben bir yangınım farkında olmayan, ekip arkadaşım, kardeşim Mehmet Anıl Parlak ise tazyikli itfaiye hortumu gibi yetişiyor imdadıma ve hemen özelden yapıştırıyor mesajı, kısa çaplı iletişimle söndürülmeye başlıyorum.

- Abi, Salih'in organizasyonu sürpriz olmayacak mıydı?
- Öyle mi olacaktı?
- Sanki öyle olacaktı sen bir sor istersen.
- Hee... Tamam...


Arog'da parmakları düğüm alan kaleci seriliği ile siliyorum paylaştığım gönderiyi. Sonra Salih'e yazıyorum:

- Yavrum, biz bindik.
- Tamam kardeşim. İyi yolculuklar.
- Evlenme teklifi sürpriz mi?
- Sürpriz . Sizden haberi yok.
- Hee...
- Siz gelince garajdan Acıpayam Kooperatif arabaları var ona bineceksiniz ben alacam. Daha sonra siz diğer arkadaşlarla organizasyonun olduğu yere gideceksiniz. Biz ablamla Duygu'yu kandırıp yanınıza geleceğiz sürprizle...


Tam da burada dur okuyucu!

Bu konuşma sırasındaki "hee", sözün bittiği, bittiği yerden başlayamadığı, birden bir tişörte dönüşüp üstüme giydirilip, yoldan geçen çocukların ise fark ettiği anda parmaklarını bana doğrultmak suretiyle "BAKIN BU BİR DRAMDIR" diye haykırdığı yerdir.


Neyse ki Duygu bunu görmedi. Tabi ben de bu yaptığımı bu kadar kapsamlı ancak etkinlik bitince ikinci kadehten sonra anlatabildim.

Dünyanın en nadide enerji kaynaklarından olan Salih'in annesi ve diğer naif aile üyeleriyle tanışıp, sonradan eve gelen arkadaşlarla da tanıştıktan sonra Salda Gölü'ne yolculuğumuz başladı. Evlenme teklifini Marmaris'te teknede yapmayı düşünmüştü fakat bazı teknik aksaklıklar, organizasyon yerini Salda Gölü'ne yöneltti. Plan şuydu, 10-11 gibi evden çıkıldı, Salih Duygu ile buluşmaya gitti, biz de 7-8 kişi Salda Gölü'ne... Önce hafif dozda mangal, zemin etütü, sonra ise deniz kabuklarının çiviyle delinmesinden kumsalın ortasına ses sistemi kurup evlenme teklifinin olduğu pankartı sabitleyecek kalasları çerçeve haline getirip kumsala dikmeye, Salih ve Duygu'nun fotoğraflarının asılacağı düzenek yapmaktan kumsal yolunu meşalelerle ışıklandırmaya kadar güneş çarpmalı tatlı telaşlı, yer yer sövmeli "ama Salih için değer"le bitmeli bir gün...
video
       

Mustafa'nın şapkası... Yılmaz'ın kaldırmaya çalıştığı fakat şehirden çok daha önce dikilen, şehrin sonra üstüne eklendiği tabela ile imtihanı...


video



Denizci Sahil Güvenlikçi Alican'ın "Sahil Güvenlik de Donanma'nın Jandarması" tezini ruhumuza kazıyan "ucuz iş gücü"ne yatkınlığı... Berkant'ın (Sülüyman) görmesek de gitmesek de varlığını öğrendiğimiz pavyonu, bu iddiasını güçlendiren tatlış şivesi ve "Müteahhit Fikri" tavrı...



video

Ve Duygu'nun arkadaşlarının güneşe kafa atarcasına çalışmaları, zorluklara meydan okumaları ve paylarına düşen amele yanıkları...



Belli aksiliklere rağmen her şeyin yetişmesi...


Duygu ile Salih'in sahile geldiği anda çalan müzik...

video

Duygu'nun şoka girmesi... Şokun etkisiyle esnafa bağlayıp, evlenme teklifi yerine "bu kazıkları buraya nasıl çaktınız ya" diyerek detaylara takılması... 


video

Devam eden şokun etkisiyle beni görüp, yok sayması -ki ben bu tarz bir yok saymayı göz göze değilse de bir ortamda var olarak da yaşamıştım- sonra da sanki sen hep Acıpayam'daymışsın gibi hissettim diye açıklaması...



İzmir'e son mermisini atarak giren Kuvayi Milliye gibi gururlu ve yorgun şekilde etkinliği tamamlamanın huzuru... Sonrasında sahilde kurulan yer masasında şartlar dahilinde feleğimsiden bir şekilde çalınan gece... Sahil üzerinden yönlendirilmek suretiyle kaldırılan kadehler...





Hayatta mutluluğu en çok hak eden kişilerden birisi olduğuna inandığın kardeşinin, can dostunun, badinin ve onun kardeşim, çok değerli müstakbel eşinin mutluluğuna tanık olmak, ucundan da olsa katkı sağlamış olmanın iç huzuruyla onları seyretmek, arada yalnız başına sahile giderek, Salih'ten ısrarla yöneltilen artık sıra sende, bundan sonra sen arayacaksın ben geleceğim cümlelerini ahval ve şerait ekseninde tebessümlerle geçiştirmek... Kimin yaptığı bilmediği kek ve tatlıları yemek, rakı ile de ne kadar güzel gittiğini keşfetmek, hayalleri keşkeler ile birbirine ilikleyerek...

Gecenin finalinde ise bağlamasını alması Salih'in... Kadife sesiyle girmesi o türküye:

"Şafak söktü yine Sunam uyanmaz,
hasret çeken gönül derde dayanmaz"


Bana da ona eşlik etme şerefinin yine denk gelmesi...

Yıldızların bile "kadife ses"e olan hassasiyetini yakamozlarda hissetmek...

***

Salda Gölü'nde tekmelememize rağmen yerinden kıpırdamayan tabela kadar kalıcı olur mu bu yazılanlar bilemem, benimkisi kardeşimin en güzel gününde yakasına bir tebessüm iliştirebilmek, anın resmini kara kalemle olmasa da klavye tuşları ile yapabilmek, elimden geldiğince...

Hem senin hem ailenin hem de arkadaşlarının misafirperverliği için ne kadar teşekkür etsem az.. Üstelik Denizli'den hem senle hem babanla çalıp söylemiş olmayı haneme yazdırıp bir anne daha kazanarak ayrılmak, ne büyük şans ne büyük güzellik...


Hep mutlu ol, mutlu olun kardeşim.

Yardım ve yataklık gerektiğinde, ses vermen yeter...

En kötü gününüz, o gün gibi olsun...

İyi ki varsın, en zor günlerimi kolaya eviren güzel insan...

ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
17 TEMMUZ 2017





27 Haziran 2017 Salı

NEM KALDI - Misilleme Kurşunkalem



Sınav dönemi sınav dışında her şeyin cazip geldiği kıvamda yazman gerekenler dışında her şeyi yazdığın gece.

Adana sıcağı biz İstanbul'a gelmeden yarısını, biz Avcılar'a konumlanınca da sıcağın diğer yarısını getirmiş, gün boyu kesik elektrik, mağduruz.

Mağduriyetimize siyasi anlam yükleyemesek de tepeden tırnağa siyasi oysa. Fakat eğilimler Kemalizmden yola çıkıp o yolda da kararlılıkla yürüyünce somut bir karşılık bulamıyor bu dönem bu diyarlarda, neyse diyoruz, buna da şükür.

-Neye?
 diyor içimdeki ses de buna diyerek yapıyorum istemsiz el hareketi
'ni.

Duşta soğuk su ile uğurladığım sıcak yine deri altlarıma sızmış, tek lüksüm yine Senâ ve gazoz. Hayat acılarla dolu, evet bunu biliyorum da bunu her ortamda her evde her şehirde beni mağdur eden duş sistemleri üzerinden yapması, üstelik bak ne güzel duş sistemleri de var, suyun götü başı oynamıyor dememden hemen sonra olması, önce saatlerce gitmiş elektriğin ehehehe kıvamında geldiği yerden gidiyormuş gibi feyk atması, benim suratımdaki şakanın bitmesini bekleyen tebessüm, tebessümün sürmemeye başladığı yerde şakanın sürmeye devam etmesi ve şakanın şakalıktan çıkıp hayatın gerçeği olarak hayatına devam etmesi, "işte böyle karanlıklar içinde" benim derdimde duşa girerken düne kadar 2 bugün itibarıyla 3 tane olan koluma takılılar içinde tek çıkardığım öperek çıkardığım saç tokasını aramam, elimle koymuş gibi bulmam(belki de elimle koymuş olduğumdan), öperek geri yerine takmam(hem de yine o karanlıklar içinde) tam çıkmaya yeltendiğimde elektriğin gelmesi, tıpkı gün boyu kendileri evde yokken, yokluğunun kararlılığına bizleri ikna etmeye başladığından artık gelmeyecek diye çorabımın tekini dışarıya çıkma sürecinin bir aşaması olarak giyerken gelmesi(muhtemelen ehehehe tadında)gibi ve partinin burada bitmeyip, önce suyun tam ben köpüklüyken tamamen gitmesi, "böyle şeyler filmlerde olmaz mıydı" güdüsüyle gözümü açıp, Beren'den arakladığım göz yakmayan şampuanın göz yakıcı olması gerçeğiyle yakıcı bir biçimde yüzleşmem ve o anda "Ulan o zaman Beren'in de gözü yanıyordur" cümlesini aklımdan geçirmem, konuyu bahsettiğim Hande ablanın da "haa demek ki Beren doğru söylüyormuş"uyla iki cümlenin birbirine çak yapmak suretiyle şak diye ses çıkarması, her şeye rağmen enerjimi düşürmeyeceğim cümlesini kurmaya yeltendiğim her anda evrenin cümlemin noktasını enseme attığı şaplakla koydurması da ne bileyim, biraz şov gibi ama yine de sen bilirsin Tanrım.

Cümle çok mu uzun oldu?

O zaman okumayabilirsiniz.

Bir zamanlar beynini olmayan nizamiyede bırakmış hatunun birisi, alaycı bir tavırla yazılarınız çok uzun okuyamıyorum daha kısa olsa keşke demişti de ben de her 3 satırdan ikisini silip kalan bir satırları diğer iki satırların boşluklarını bile silmeden geri yollamış ve haneme en hak etmediğim teşekkürü koymuştum. (Bazen hayatın öznesine, yüklemine dahi sinen ama cezalı olduğu için öznenin "gizli" mahzenine kitlenen, bu sebeple de cümlelerin aralarında kendisinden bahsedilmeyen, ama tabi ki bu olmadığı anlamına gelmeyen insan ve lar vardır şüphesiz ama ben lar'ı tanımıyorum.Gizlinin öznesine em eklenir de gizi kalkar gizemi kalır.)

Bu ukala tavır mı?

Evet.

Nereden mi?

"Vallahi nemden."


Misilleme Kurşunkalem her seferde küllerinden doğuyorsa eyvallah da her seferde kül olmasının sebebi Adana ve varis ıcağı ise biraz üzülebilirim. Ama üzülmemem gerekir, çünkü ne demişti en tepelerden üniformalı bir hain, haine hain diyen kahramanlara, alaycı ve aşağılık bir tavırla: "Üzülmeyin, üzülürseniz büzülürsünüz."

Kendimi şiki şiki baba şarkısı eşliğinde konseptlenen minibüs gibi hissediyorum, tüyo misali ilham gelsin diye ama kaç kere söyledim, göğüs kafesimin ruhuma 3 beden küçük geldiği anlarda yazdığım yazılardan benim dışımdaki herkes keyif alabilir.

Ama benim dışımdaki.

(Belki içimdeki de)

Göz yakmayan denen ama göz yakan şampuanı yapan firmanın sahibinin küçük çocuğu yok mudur?

Ya da hiç çocuk olmamış mıdır?

Yoksa kendisi travmatik bir çocukluk yaşamıştır da bunun öcünü mü almaya çalışmaktadır?

Üstü açılır arabaların olduğu yerde üstü açılır odalar neden yoktur apartmanların içinde?

Neden sese en tahammülsüz olduğunuz anda gökten ses yağar nemle birlikte, gözlerden sesli nemler saçılır etrafa böylece?

AMA BÖYLE YAZI MODU İÇİN AÇTIĞIM ŞARKI LİSTESİNDE HER ŞARKIDAN SONRA REKLAM GİRERSE BEN KATİL OLURUM

İSTEMİYORUM ULAN TRİVAGO, BEN OTEL ARAMIYORUM AMA SEN BELANI ARIYOR OLABİLİRSİN, neyse sustum. Çünkü "sakin olmam lazım" ve takdir etmeli Tayfun.

Öfkeden arınmak için gazoz dolu bardağı kafanda kırmak sirtakiye mi dahil cinnete mi?

Avcılar'a giderken avlanmak diye bir tabir yoksa da bu tabirin oluşması aşamasından benden faydalanılıyor olabilir, üstelik fikrim bile alınmadan.

Olsun, hâlâ içindeki çocuğu öldürmeden elini kolunu camlardan dışarıya saçan güzel insanlar o güzel insanların kollarında da kendine dair bir şey arama çabası şimdilik kısa ve mutlu sonla biter.

Şarkıda "çok", "eşeklik" ve "susmak" cümleleri birbirine yakın seyreder de yakınlar neden bu kadar uzak olur uzaklarda yakınlara özlem sayıklatırken bilinmez.

Ve bir Mersinli için ağırdır elbet, artık yapamadığını onda yaz aylarını.
Ki onda yaz aylarını yapamadığı ondan uzak şehirlerde ondan daha az sıcak yerlerde fark etmek, hem dram hem alerjik reaksiyonların habercisidir.

Ankara'yı yaşanılır kılan nedir sorusunun yanıtıdır, bulunur, kurtaran, Haziran'da bile yorganla yatırabilen iklimi.

Ayrıca Haziran'da ölmekle zorlukta rekabete sokturan yaşamayı, iklimdir, nemdir, strestir, kısıtlı zaman ve kısıtlanmış hisler, eylemler bütünüdür.

Yazar sahneye perdenin açılıp kapanma zamanlamasını hesaplama gereği duymadan bir cinnet sonucu s-açılmış, bizzat perdeye dolanmak suretiyle bizzat kendi duyguları sayesinde etkisiz hale getirilmiştir.

Hatırlatın da
yok siz hatırlatmak yerine engel olun da
şair yazılmamış kitaplarını yakmasın,
hala gelmeyen mektupları avucunda buruşturanlara imrenerek.

Bu sıcak
ve bu soğuk
insana her şeyi yaptırır,
insanlaşmak da dahil.

Misilleme Kurşunkalem
28 Haziran 2017 0027
İstanbul, Avcılar.


26 Mayıs 2017 Cuma

DÜN, BUGÜN, GEÇMİŞ, GELECEK


Böyle yıpratıcı günlerin ertesinde değerli aydınların, liderlerin geçmişte yazdıklarını okumak, fırtınada sığınılacak liman gibi...
Örneğin Ahmet Taner Kışlalı o dönem(1998), Baykal'a parti içinde muhalif olanlar için şu öneride bulunmuş:
"Kemalist Alparslan Işıklı ile Kemalistlere "faşist" diye saldıran Zülfü Livaneli'yi listelerinde yan yana koyma mantıksızlığından kurtulursa...
Parti içi demokrasinin bir amaç değil bir araç olduğunu unutmazlarsa...
Baykal'a karşı olanlar karması olmaktan çıkarlarsa...
Ve "CHP tarihsel kimliğini yitirmiştir, biz bunun kavgasını veriyoruz" diyerek Kemalizmi bayrak yaparlarsa savaşımları bir anlam kazanır ve ağırlık kazanır..."
***
Kişiler değişiyor, yıllar değişiyor ama düzen de sorun da hep aynı...
Aynı cümleleri isimleri değiştirerek koyalım desek;
partide öyle kapsamlı bir tasfiye oldu ki Kemalist deyince aklına isim getirmekte zorlanıyor insan...
İlk akla gelen Birgül Ayman Güler...
O zaman şöyle diyebiliriz, Ahmet Taner Kışlalı aynı bakış açısıyla bugünü nasıl yazar ne öneride bulunurdu sorusuna yanıt olarak:
Kemalist Birgül Ayman Güler ile Kemalistlere "faşist" diye saldıran Sezgin Tanrıkulu'nu(Burada isim seçeneğimiz sonsuza yakın) listelerinde yan yana koyma mantıksızlığından kurtulursa...
Parti içi demokrasinin bir amaç değil bir araç olduğunu unutmazlarsa...
Kemal Kılıçdaroğlu'na karşı olanlar karması olmaktan çıkarlarsa...
Ve "CHP tarihsel kimliğini yitirmiştir, biz bunun kavgasını veriyoruz" diyerek Kemalizmi bayrak yaparlarsa savaşımları bir anlam kazanır ve ağırlık kazanır...
***
Aklı başında olan ve CHP seçmeninin kaygılarını, hassasiyetlerini gören kim buna hayır diyebilir ki?
Ve finalde tarihi uyarı yine Kışlalı Hoca'mızdan:
"Kemalizmi geçmişin bekçiliği sananlar, "geleceğin öncüleri" olma fırsatını değerlendiremezler"
ÇAĞDAŞ BAYRAKTAR
17 NİSAN 2017